Ana içeriğe atla

Turizmin yapısal krizi: Dönen devlet neyi kurtaracak?

“Devletin dönüşü” uzun zamandır tartışılan bir konu. Bu tartışma son zamanlarda daha da artmış olabilir... Neoliberal politikaların dünyayı yeniden biçimlendirdiği yıllarda devletin küçüldüğü, piyasaların büyüdüğü söylendi. Devletin ekonomiden çekilmesi, özelleştirmeler, serbestleşme, deregülasyon ve küreselleşme yeni dönemin temel kavramları oldu. Turizm de bu dönemin simge endüstrilerindendi. Ama devlet aslında hiç kaybolmadı; bunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Piyasanın kurulması, sermayenin hareket edebilmesi, yatırımın önündeki engellerin kaldırılması ve krizlerin yönetilmesi için devlet hep yerinde duruyordu. Şimdi ise devletin yeniden daha görünür olduğu bir dönemden geçiyoruz. Ekonomik krizler, pandemi, enerji sorunları, jeopolitik gerilimler, iklim krizi ve artan toplumsal eşitsizlikler devleti yeniden ekonominin merkezine çağırıyor; günlük sorunlarımız ve toplumsal eğilimlerde bunu açıkça görüyoruz. Fakat burada önemli bir soru var: Dönen devlet hangi sınıfların çıkarlarını koruyacak? Neoliberal politikalar öncesinde etkin olan refah devletini hatırlıyoruz. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, konut ve istihdam gibi alanlarda toplumun yeniden üretimini üstlenen bir devlet modeli vardı. Bugünün dönen devletinin ise, toplumsal sorunlara rağmen, aynı devlet olmadığını görüyoruz. Daha çok piyasayı düzenleyen, yatırımı yönlendiren, sermaye birikiminin önündeki riskleri azaltan, krizleri yöneten ve stratejik sektörleri koruyan bir devletle karşı karşıyayız. Bu ayrım turizm açısından da son derece önemli. Bu bakımdan, bugün turizmin yaşadığı sorunları anlamanın yolu, artık yalnızca “turizm krizi” demekten değil, "turizmin yapısal krizi” kavramından geçiyor. 2025 yılında Türkiye'ye gelen ziyaretçi sayısı yaklaşık 63,9 milyona, turizm geliri ise 65,2 milyar dolara ulaştı. Ziyaretçi sayısındaki artış %2,7, turizm gelirindeki artış ise %6,8 oldu. 2026'nın ilk çeyreğinde de ziyaretçi sayısı %1,5, turizm geliri %4,2 arttı. Bunlara bakarak “turizm iyi gidiyor” diyebiliriz. Ama başka bir soru daha sorabiliriz: Bu büyüme bize turizmin sağlıklı olduğunu gerçekten söylüyor mu? Sanırım hayır. Turizm yalnızca turist sayısından ve gelirden ibaret değil. Turizm bir mekân kullanır; bir yere yerleşir: Arazi ister, su ister, enerji ister, ulaşım ister, konut ister, emek ister. Bütün bunları başka toplumsal ihtiyaçlarla paylaşmak zorundadır. Tam da bu nedenle turizmin gerçek başarısını yalnızca turist sayısıyla ölçmek giderek daha sorunlu hale gelmektedir. Hele ki, günümüzde, devleti geri çağıran koşullarda bu durum daha da belirgin hale gelmiştir. Turist sayısı artarken yerin kendisi ne hale geliyor? Asıl soru bence bu. Turizm büyürken neyi tüketiyor? Turizmin ekonomik bir faaliyet olduğunu söylemek kolay ancak turizmin aynı zamanda bir mekân üretme biçimi olduğunu söylemek daha önemli. Bir koy otel yatırımına açıldığında yalnızca yeni bir tesis yapılmış olmaz. Bir kırsal yerleşim butik otellerle yeniden düzenlendiğinde yalnızca konaklama kapasitesi artmaz. Bir kent merkezindeki konutlar kısa süreli kiralamaya ayrıldığında yalnızca yeni bir turistik ürün ortaya çıkmaz: Mekânın kullanım biçimi değişir; orada yaşayanların gündelik hayatı değişir, mülkiyet ilişkileri değişir, kiralar değişir, işlerin niteliği değişir, yerel ekonominin yönü değişir ve sonunda o yerin kendisi değişir. Turizm mekânı değiştirir...Çünkü asıl mesele, mekânın giderek turizm için yeniden düzenlenmesidir. Turizm, bir yerin ekonomik değerini artırırken kullanım değerini azaltabiliyor; konut yatırım nesnesine dönüşüyor, kıyı turistik ürün oluyor, köy destinasyona dönüşüyor, tarihi yapı turistik deneyim oluyor, yerel kültür pazarlanabilir bir içeriğe dönüşüyor, doğa bir “çekim unsuru” olarak yeniden tanımlanıyor ve şu soru ortaya çıkıyor: Bir yer turizm için dönüştürüldükçe, orada yaşayanlar için ne kadar yaşam alanı olarak kalabiliyor? Bence turizmin yapısal krizi tam da burada başlıyor. Türkiye'de devletin turizm alanındaki rolü de bu nedenle yeniden düşünülmeli. Artık yalnızca tanıtım yapan veya yatırım teşviki veren bir devletten söz etmiyoruz. Turizm politikası giderek daha fazla düzenleme, denetim, standartlaştırma ve mekânsal müdahale içeriyor. Konutların 100 gün ve daha kısa süreyle turizm amacıyla kiralanmasına izin belgesi getirilmesi bunun örneklerinden biri. Böylece devlet, daha önce büyük ölçüde piyasa ve platformlar üzerinden gelişen kısa dönemli konut kiralama alanına doğrudan müdahil oldu. Sürdürülebilirlikte de benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Türkiye Sürdürülebilir Turizm Programı kapsamında oluşturulan kriterler, konaklama tesisleri ve tur operatörlerini belirli standartlara tabi kılıyor. 2025 ve 2026 yıllarında yetkilendirme ve denetim mekanizmalarının daha da kurumsallaştırıldığını görüyoruz. Bunlar önemli gelişmeler. Ama burada da bir soru sormamız gerekiyor: Devlet turizmi düzenlerken neyi koruyor? Turizm işletmesini mi? Yatırımı mı? Destinasyonun rekabet gücünü mü? Yoksa o destinasyonda yaşayan toplumu mu? Çünkü bunların hepsi aynı şey değil. Bir yerin turizm kapasitesini artırmakla, o yerin yaşam kapasitesini artırmak aynı şey değildir. Peki, turizmin yapısal krizi nedir? Otel dolmadığında, uçak boş kaldığında, gelir düştüğünde kriz yaşanır. Ama bunlar konjonktürel krizlerdir. Turizmin yapısal krizi ise başka bir şeyi ifade eder: Turizm kendi varlık koşullarıyla çelişmeye başladığında ortaya çıkar. Turizm için daha fazla konut gerekir; konut fiyatları artar. Daha fazla tesis gerekir; arazi üzerindeki baskı artar. Daha fazla turist gerekir; doğal kaynakların kullanımı artar. Daha fazla ziyaretçi gerekir; kamusal alanlar turistik kullanıma göre düzenlenir. Daha fazla gelir gerekir; destinasyon daha fazla ticarileşir. Daha fazla yatırım gerekir; yerel mekân sermaye için daha cazip hale gelir. Sonra bütün bu sürecin yarattığı sorunları çözmek için yeniden daha fazla yatırım, daha fazla altyapı ve daha fazla düzenleme gerekir. Bir anlamda turizm kendi yarattığı sorunları çözmek için yine daha fazla turizme ihtiyaç duymaya başlar. İşte yapısal çelişki burada... Dönen devletin sınavına gelecek olursak... Tam bu noktada devlet yeniden karşımıza çıkıyor. Devletin müdahale kapasitesi arttıkça önünde iki yol var. Birincisi, turizmin büyümesini güvence altına almak. Yatırımları hızlandırmak. Destinasyonları pazarlamak. Altyapıyı geliştirmek. Turizm kapasitesini artırmak. Kriz yaşayan işletmeleri desteklemek. Turizmi ekonomik büyümenin motoru olarak tutmak. İkinci yol ise daha karmaşık; Turizmin kendisine sınır koymak. Bazı alanları turizmin dışında tutmak. Konutun kullanım değerini korumak. Yerel halkın karar süreçlerine katılımını sağlamak. Doğal ve kültürel varlıkları yalnızca turistik çekim unsuru olarak görmemek. Turizm gelirinin nasıl bölüşüldüğünü sorgulamak. En önemlisi ise: Her yerde daha fazla turizm mümkün değildir demek... İşte burada devletin gerçekten nasıl bir devlet olduğunu anlayabiliriz. Devletin müdahalesinin artması tek başına kamusallık anlamına gelmez; devletin ne yaptığına bakmak gerekir. Bu nedenle yaşadığımız bu dönemde Türkiye turizmi bir eşikte olabilir. Türkiye'nin turizm modeli uzun yıllar boyunca büyüme üzerine kuruldu. Daha fazla yatak. Daha fazla turist. Daha fazla gelir. Daha fazla yatırım. Bu model belli bir noktaya kadar çalıştı. Ama bugün turizmin karşı karşıya olduğu sorunların niteliği değişiyor. İklim krizi var. Su sorunu var. Konut sorunu var. Yerel halkın turizmden dışlanması var. Emek sorunu var. Kültürel mirasın aşırı ticarileşmesi var. Kıyıların ve doğal alanların üzerindeki baskı var. Bütün bunların üzerine turizmin küresel ölçekte değişen tüketici davranışları ve artan rekabeti ekleniyor. Dolayısıyla artık yalnızca “Türkiye daha fazla turist çekebilir mi?” diye sormak yeterli değil. Asıl soru şu: Türkiye bu turizmi daha ne kadar sürdürebilir? Bu, bir toplum ve mekân sorusu. Belki de “daha fazla” yerine “daha iyi” demenin zamanı geldi Yıllardır turizmde başarıyı büyümeyle ölçtük. Daha fazla turist. Daha fazla yatak. Daha fazla gelir. Daha fazla uçuş. Daha fazla destinasyon. Belki artık başka bir turizm dili kurmanın zamanı geldi. Daha fazla değil, daha iyi. Daha çok değil, daha adil. Daha büyük değil, daha yaşanabilir. Daha fazla tüketim değil, daha fazla kullanım değeri. Turizmin geleceğini yalnızca turistlerin tercihlerine bırakamayız. Turizmin geleceği aynı zamanda o yerlerde yaşayan insanların geleceğidir. Bitirirken; Başlangıçta “devletin dönüşü”nden söz etmiştik. Bence turizm açısından mesele artık daha açık. Devlet dönüyor. Ama hangi devlet? Piyasayı düzenleyen mi? Sermayeyi koruyan mı? Turizmi büyüten mi? Yoksa toplumun, mekânın ve doğanın sınırlarını koruyan mı? Bu sorunun cevabı, önümüzdeki dönemin turizm politikasını da belirleyecektir. Turizmin bugün yaşadığı sorunları yalnızca daha iyi pazarlamayla, daha iyi tanıtımla, yeni destinasyonlarla veya yeni turizm ürünleriyle çözmek mümkün görünmüyor. Sorun daha derinde; turizm modeli ile yaşam modeli arasındaki çelişkide... Turizm bir yeri ekonomik olarak büyütebilir. Ama aynı zamanda o yeri yaşamak için zorlaştırabilir. Bir yeri dünyaya tanıtabilir. Ama orada yaşayanları kendi yerlerinden uzaklaştırabilir. Kültürel mirası koruyabilir. Ama onu tüketilecek bir ürüne dönüştürebilir. Doğayı görünür kılabilir. Ama görünür kıldığı şeyi tüketebilir. Belki de bu nedenle bugün turizm hakkında sormamız gereken en önemli soru: “Kaç turist?” değil. “Nasıl bir yer?” Turizmin geleceği, aslında yerlerin geleceğidir. Eğer turizm kendi varlık koşullarını tüketmeye başlamışsa, artık karşımızdaki mesele bir sektörün geçici krizi değil; yapısal krizdir...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

‘Kent Hakkına’ Sinemasal Bir Atıf…

Robert Guédiguian’ın And the Party Goes On filmi, 5 Kasım 2018’de Marsilya’nın* Noailles semtinde yaşanan iki binanın çöküşü sonucu sekiz kişinin ölümüyle yaşanan trajediyi, sadece yerel bir felaket olarak değil, neoliberal kent politikalarının insani sonuçlarını görünür kılan bir toplumsal yara olarak ele alır. Film, kentsel mekânın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatıyor. Homeros’un büstünün yer aldığı meydanda mahalle sakinlerinin bir araya gelerek metin okumaları, sinematografik olarak bir kamusal yas ve tanıklık ritüeli oluştururken günümüz Kentsel Toplumsal Hareketlerine de bir katkı niteliğinde. Bu sahne, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kavramını çağrıştıracak biçimde, kentte var olma ve söz söyleme hakkının geri kazanılmasını temsil etmektedir. Homeros’un büstü burada sembolik bir figürdür: Antik destanların kahramanlarını yücelten bir kültürün, günümüzün yoksul kent sakinlerini de destansı bir direniş öznesi hâline getirme çabası h...

Turizm sorunsalı…

Ülkemizde (Global olarak da düşünebiliriz) turizmin yıllardır benzer sorunları üretmesinin, bir türlü istikrar kazanamamasının ve neredeyse her sezon yeni bir krizle karşı karşıya kalmasının ardında sanıldığından çok daha derin bir neden yatıyor. Bu neden, turizmin politik bir alan olarak görülememesi, aksine ısrarla siyasal tartışmalardan arındırılmış, teknik bir mesele gibi sunulan bir alan hâline getirilmesidir. Oysa turizm, doğası gereği son derece politik bir faaliyettir; çünkü mekânı dönüştürür, kültürü dönüştürür, sosyal ilişkileri ve yaşam biçimlerini yeniden kurar, çevreyi etkiler, yerel halkın gündelik hayatını değiştirir ve ekonomik kaynakların dağılımını belirler. Buna rağmen Türkiye’de turizm, adeta sadece ekonomik bir mühendislik konusuymuş gibi değerlendirilmekte, turizmcilerin alanına hapsedilmekte ve toplumsal etkilerinin konuşulması çoğu zaman tercih edilmemektedir. Bu depolitizasyonun en görünür biçimi, turizmin teknik diller ve uzmanlık kavramlarıyla çerçevelenmes...

Yer Markalama Tam da Budur!

  Hollanda’nın Deventer kenti 1991 yılından beri dünyanın en büyük Dickens Festivaline ev sahipliği yapıyor. Charles Dickens 19. Yüzyıl, Victoria Devrinin, en önemli İngiliz yazarlarından biridir, belki de en etkilisidir. Festival bir aile hikâyesinden ilham almış; Babası sıklıkla İngiltere’ye gidip gelen ve çokça Dickens Romanı okuyan bir hanımefendi, şehrinde pazar günü düşen ticareti canlandırmak isterken olaya biraz da eğlence katmak isteyince dünyanın en büyük Dickens Festivalinin de ateşini yakmış. Hem de Dickens ile hiçbir bağı olmayan bir Hollanda şehrinde! Deventer şehrinin merkez caddesinde festival zamanı (Bu yıl 16-17 Aralık) adeta Dickens’ın 19.yüzyıl İngiliz şehri yaratılırken yazarın kitaplarındaki 950’den fazla karakter canlandırılarak insanlarda zamanda yolculuk hissi uyandırılıyor. Festival süresince sokak tiyatroları, korolar, hikâye anlatıcılar, dönemin havasına uygun ürünler ve satışları 125 bin ziyaretçiyi bu şehre çekmektedir. Festival komites...