Son yıllarda turizm tartışmaları giderek daha eleştirel bir tona kavuşuyor. Artık turizm yalnızca ekonomik büyüme, döviz girdisi ya da kültürel etkileşim üzerinden değerlendirilmiyor; aynı zamanda kentlerin dönüşümü, ekolojik yıkım, emek sömürüsü, barınma krizi ve toplumsal eşitsizlikler bağlamında da ele alınıyor. Özellikle büyük şehirlerde ve kıyı bölgelerinde yaşayan insanlar için turizm, çoğu zaman “refah”tan çok gündelik hayatı zorlaştıran bir baskı mekanizmasına dönüşebiliyor. Ancak burada temel bir soru ortaya çıkıyor: Bugün turizme yöneltilen eleştiriler gerçekten yalnızca turizme mi yöneliktir, yoksa aslında hakim ekonomi politik sisteme yönelik daha geniş bir eleştirinin parçası mıdır? Bu soruya olumlu yanıt vermek gerekir. Çünkü günümüz turizmi, kapitalist birikim rejimlerinden bağımsız düşünülemez. Turizm; mekanların metalaştırılması, kültürün tüketime açılması, doğanın ekonomik değere indirgenmesi ve emeğin güvencesizleştirilmesi süreçlerinin önemli araçlarından biri hâ...
Son yazımızda İspanya'yı konuşmuştuk, o zaman tartışmayı sürdürelim; bir süredir Türkiye’de turizm tartışmaları neredeyse tamamen sayıların diliyle yapılıyor. Kaç turist geldi? Ne kadar gelir elde edildi? Kişi başı harcama arttı mı? İspanya’yı geçtik mi? Özellikle sektör temsilcilerinin açıklamalarında İspanya adeta sürekli karşılaştırılan bir eşik haline gelmiş durumda. Daha fazla turist, daha yüksek gelir, daha uzun sezon… Türkiye’nin turizm başarısı çoğu zaman İspanya ile kurulan bu rekabet dili üzerinden anlatılıyor. Oysa bugün asıl mesele İspanya’yı geçmek değil; İspanya’nın neden artık turizmi tartışmaya başladığını anlayabilmek. Çünkü İspanya’da son yıllarda ortaya çıkan tablo bize yalnız turizmin geleceğini değil, aynı zamanda kentlerin, kamusal alanların ve gündelik hayatın nasıl dönüştüğünü de gösteriyor. Barcelona’da turistlere su tabancasıyla müdahale eden protestocular, Mallorca’da on binlerce kişinin katıldığı gösteriler, Tenerife’de açlık grevleri, Airbnb karşıtı kam...