Son haftalarda Türkiye’de İspanya’ya yönelik artan bir toplumsal sempati dikkat çekiyor. Bu ilgi yalnızca güncel gelişmelerle açıklanamaz. Daha derinde, bir ülkenin geçirdiği dönüşüme duyulan merak ve belki de örtük bir karşılaştırma ihtiyacı yatıyor. Bu nedenle İspanya’yı turizm üzerinden değil, turizmi mümkün kılan toplumsal ve mekânsal dönüşüm üzerinden okumak daha anlamlı görünüyor. 1930’lu yıllar İspanya için sert bir kırılma dönemiydi. İspanya İç Savaşı ile derinleşen kriz, ülkeyi Francisco Franco’nun yaklaşık kırk yıl sürecek otoriter yönetimine taşıdı. Bu dönem yalnızca siyasal baskılarla değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel alanın daraltılmasıyla karakterize edildi. Ancak bu tür rejimler, her zaman kendi karşı dinamiklerini de üretiyor... 1960’lı ve 70’li yıllar, dünya genelinde olduğu gibi İspanya’da da ekonomi politik dönüşümlerin ve toplumsal hareketlerin yükseldiği bir dönemdi. Kentlerde ortaya çıkan mahalle hareketleri; yerel yönetimlere katılım, kolektif tüketim ...
Topraktan Kültüre, Yöreden Coğrafi İşaretlere Bir Yol Arayışı… Son yıllarda sıkça kullandığımız bir ifade: “Türk gastronomisi dünya markası olmalı". Peki bu tam olarak ne anlama geliyor? Daha fazla “fine dining” restoran mı? Daha yaratıcı tabaklar mı? Yoksa Michelin yıldızlarıyla ölçülen bir başarı mı? Bu soruların hepsi önemli olabilir, ama belki de asıl soruyu henüz sormadık: Türk gastronomisinin gerçek inovasyonu ne olabilir? Burada tartışmaya açmak istediğim konu: Türk gastronomisinin inovasyonu, yeni tekniklerde ya da sunumlarda değil; toprakla kurduğu ilişkiyi yeniden kurmasında, kültürel sürekliliği korumasında ve yöre temelli bir üretim anlayışını coğrafi işaretlerle güçlendirmesinde yatıyor olmasıdır. Gastronomi Nerede Başlar? Gastronomi çoğu zaman mutfakta başlıyor gibi düşünülür. Oysa gerçek başlangıç noktası mutfak değil, topraktır. Bir domatesin tadı, bir peynirin aroması ya da bir zeytinyağının karakteri; yalnızca tarifle değil, yetiştiği yerle belirlenir. Anadolu...