Overtourism tartışmaları derinleştikçe, birçok destinasyonun benzer reflekslerle hareket ettiğini görüyoruz; turist vergileri, giriş ücretleri, rezervasyon zorunlulukları, saatlik kotalar… Son olarak Roma’da Trevi Çeşmesi için gündeme gelen “turistlerden ücret alınması” fikri, bu yaklaşımın sembolik bir örneği. İlk bakışta bu tür uygulamalar, artan turist baskısına karşı cesur ve gerekli önlemler gibi sunuluyor. Oysa biraz yakından bakıldığında, bunların sorunu çözmekten çok, onu yeniden paketleyen yönetimsel araçlar olduğu görülüyor. Asıl mesele şu ayrımı netleştirmek: Turizmi yönetmek başka bir şeydir, turizm rejimini dönüştürmek başka. Trevi Çeşmesi’ni paralı yapmak, kalabalığı belli ölçüde kontrol edebilir, belediyeye gelir sağlayabilir ya da ziyaret akışını zamansal olarak düzenleyebilir. Ancak bu uygulama, neden bazı mekânların aşırı yoğunlaştığını, neden bu kadar kırılgan hâle geldiğini ve neden yerel yaşam üzerinde kalıcı baskı yarattığını açıklamaz. Çünkü bu sorular, tekil m...
Ülkemizde (Global olarak da düşünebiliriz) turizmin yıllardır benzer sorunları üretmesinin, bir türlü istikrar kazanamamasının ve neredeyse her sezon yeni bir krizle karşı karşıya kalmasının ardında sanıldığından çok daha derin bir neden yatıyor. Bu neden, turizmin politik bir alan olarak görülememesi, aksine ısrarla siyasal tartışmalardan arındırılmış, teknik bir mesele gibi sunulan bir alan hâline getirilmesidir. Oysa turizm, doğası gereği son derece politik bir faaliyettir; çünkü mekânı dönüştürür, kültürü dönüştürür, sosyal ilişkileri ve yaşam biçimlerini yeniden kurar, çevreyi etkiler, yerel halkın gündelik hayatını değiştirir ve ekonomik kaynakların dağılımını belirler. Buna rağmen Türkiye’de turizm, adeta sadece ekonomik bir mühendislik konusuymuş gibi değerlendirilmekte, turizmcilerin alanına hapsedilmekte ve toplumsal etkilerinin konuşulması çoğu zaman tercih edilmemektedir. Bu depolitizasyonun en görünür biçimi, turizmin teknik diller ve uzmanlık kavramlarıyla çerçevelenmes...