*
https://f24.my/C52j (Fotoğrafın haberi için)
Bazen bir fotoğraf, uzun akademik metinlerin anlatmaya çalıştığını tek karede anlatabilir.
Fransa’nın Moutchic Gölü kıyısında çekilen bir fotoğrafta, ön planda güneşlenen ve gölü seyreden tatilciler, arka planda ise ufku kaplayan devasa bir orman yangını görülüyor. AFP fotoğraf editörü Maximilien Lamy tarafından cep telefonuyla çekilen kareyi Lamy, “çarpıcı bir karşıtlık” olarak tanımlıyor ve fotoğrafın derin bir politik anlam taşıdığını söylüyor.
Haklı.
Ancak bu fotoğrafı yalnızca “insanların kayıtsızlığı” üzerinden okumak eksik kalır. Fotoğrafın asıl gücü, bireysel duyarsızlığı değil, çağımızın temel çelişkilerinden birini görünür kılmasında yatıyor.
Bir tarafta boş zaman, dinlenme ve tüketim için üretilmiş bir turistik mekân; diğer tarafta ise iklim krizinin somut ve yıkıcı sonuçları.
Bu nedenle fotoğrafın anlattığı şey yalnızca bir yangın değil, aynı zamanda günümüz toplumunun kendisidir.
Turizm Gerçekten Apolitik mi?
Turizm çoğu zaman gündelik hayatın sorunlarından uzaklaşmanın, siyasetten ve toplumsal çatışmalardan kaçmanın bir yolu olarak sunulur. Tatil, insanların çalışmadığı, dinlendiği ve “gerçek hayatı” kısa süreliğine geride bıraktığı özel bir zaman dilimi olarak pazarlanır.
Oysa gerçeklik bundan çok farklıdır.
Turizm hiçbir zaman yalnızca turizm değildir.
Turizm; emek rejimleriyle, mülkiyet ilişkileriyle, çevre politikalarıyla, ulaşım sistemleriyle ve iklim değişikliğiyle doğrudan ilişkilidir. Kıyıların yapılaşmasından köylerin turistikleşmesine, hava ulaşımından su kaynaklarının kullanımına kadar uzanan geniş bir etki alanına sahiptir.
Bu nedenle turizmi toplumsal hayattan ayrı, steril ve nötr bir faaliyet olarak görmek mümkün değildir.
Tam tersine, turizm çoğu zaman toplumun en derin çelişkilerini görünür kılan bir aynadır.
Moutchic Gölü’ndeki fotoğraf da bize tam olarak bunu gösteriyor.
Aynı kadrajtaki iki dünya.
Fotoğrafa biraz daha dikkatli bakıldığında, aslında iki farklı dünyanın aynı ufuk çizgisinde buluştuğu görülüyor.
Birinci dünya, modern tüketim toplumunun dünyasıdır. Burada plajlar, tatil köyleri, deneyimler ve boş zaman ekonomisi vardır. İnsanlar gündelik hayatın baskılarından uzaklaşmak ve huzur bulmak için bu mekânlara gelir.
İkinci dünya ise iklim krizinin dünyasıdır. Kuraklıklar, aşırı sıcaklıklar, orman yangınları ve ekolojik yıkım bu dünyanın parçalarıdır.
Fotoğrafın rahatsız edici yanı, bu iki dünyanın aslında birbirinden ayrı olmadığını göstermesidir.
Yangın, plajın dışında gerçekleşen bir olay değildir.
Aynı toplumsal ve ekonomik sistemin başka bir yüzüdür.
Çelişkili mekanın görsel temsili.
Henri Lefebvre’in mekânın üretimi yaklaşımı açısından bakıldığında, bu kare daha da anlam kazanıyor.
Plaj yalnızca doğal bir alan değildir. Toplumsal olarak üretilmiş, belirli ekonomik ve kültürel amaçlar doğrultusunda düzenlenmiş bir mekândır. Turistik tüketim için şekillendirilmiş, pazarlanmış ve deneyimlenmeye hazır hâle getirilmiştir.
Fakat arka plandaki yangın, bu düzenlenmiş manzaranın dışından gelen bir tehdit değildir.
O da aynı mekânsal üretim süreçlerinin sonucudur.
İklim krizi, turistikleşme, yoğun tüketim, enerji kullanımı ve doğal alanlar üzerindeki baskılar birbirinden bağımsız süreçler değildir. Yangın bulutu bu nedenle yalnızca bir doğa olayı değil, aynı zamanda toplumsal olarak üretilmiş bir gerçekliğin görünür hâle gelmesidir.
Bu açıdan bakıldığında fotoğraf, benim uzun süredir savunduğum bir düşünceyi de doğruluyor:
Turizm politiktir.
Turizm, hayatın geri kalanından kopuk bir faaliyet değil; ekonomik, toplumsal ve ekolojik ilişkilerin yoğunlaştığı bir alandır. Bu nedenle iklim krizini, eşitsizlikleri, yerinden edilmeyi, mülksüzleşmeyi veya çevresel yıkımı anlamadan turizmi anlamak mümkün değildir.
Yangının kıyısında tatil.
Belki de bu fotoğrafın asıl trajedisi, insanların yangını görmemesi değildir.
Asıl trajedi, yangının artık manzaranın bir parçası hâline gelmeye başlamasıdır.
İklim krizinin olağanlaştığı, felaketlerin gündelik hayatın fonuna dönüştüğü bir dönemde yaşıyoruz. Yangınlar sürerken tatil yapıyor, seller yaşanırken seyahat planları yapıyor, kuraklık derinleşirken yeni turizm yatırımlarını konuşuyoruz.
Çünkü mevcut sistem, durmaksızın devam etmeyi gerektiriyor.
Bu yüzden bu fotoğraf bir felaket fotoğrafından çok daha fazlasıdır.
Bu fotoğraf, içinde yaşadığımız çağın görsel bir özeti gibidir.
Bir tarafta tüketim ve boş zaman arzusu, diğer tarafta bu yaşam biçiminin ekolojik bedeli.
Tek karede hem cenneti hem de kıyameti görüyoruz.
Adeta Antroposen’in kartpostalı.
Robert Guédiguian’ın And the Party Goes On filmi, 5 Kasım 2018’de Marsilya’nın* Noailles semtinde yaşanan iki binanın çöküşü sonucu sekiz kişinin ölümüyle yaşanan trajediyi, sadece yerel bir felaket olarak değil, neoliberal kent politikalarının insani sonuçlarını görünür kılan bir toplumsal yara olarak ele alır. Film, kentsel mekânın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatıyor. Homeros’un büstünün yer aldığı meydanda mahalle sakinlerinin bir araya gelerek metin okumaları, sinematografik olarak bir kamusal yas ve tanıklık ritüeli oluştururken günümüz Kentsel Toplumsal Hareketlerine de bir katkı niteliğinde. Bu sahne, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kavramını çağrıştıracak biçimde, kentte var olma ve söz söyleme hakkının geri kazanılmasını temsil etmektedir. Homeros’un büstü burada sembolik bir figürdür: Antik destanların kahramanlarını yücelten bir kültürün, günümüzün yoksul kent sakinlerini de destansı bir direniş öznesi hâline getirme çabası h...
Yorumlar
Yorum Gönder