Ana içeriğe atla

İspanya, Rakip mi? Örnek mi?

Son yazımızda İspanya'yı konuşmuştuk, o zaman tartışmayı sürdürelim; bir süredir Türkiye’de turizm tartışmaları neredeyse tamamen sayıların diliyle yapılıyor. Kaç turist geldi? Ne kadar gelir elde edildi? Kişi başı harcama arttı mı? İspanya’yı geçtik mi? Özellikle sektör temsilcilerinin açıklamalarında İspanya adeta sürekli karşılaştırılan bir eşik haline gelmiş durumda. Daha fazla turist, daha yüksek gelir, daha uzun sezon… Türkiye’nin turizm başarısı çoğu zaman İspanya ile kurulan bu rekabet dili üzerinden anlatılıyor. Oysa bugün asıl mesele İspanya’yı geçmek değil; İspanya’nın neden artık turizmi tartışmaya başladığını anlayabilmek. Çünkü İspanya’da son yıllarda ortaya çıkan tablo bize yalnız turizmin geleceğini değil, aynı zamanda kentlerin, kamusal alanların ve gündelik hayatın nasıl dönüştüğünü de gösteriyor. Barcelona’da turistlere su tabancasıyla müdahale eden protestocular, Mallorca’da on binlerce kişinin katıldığı gösteriler, Tenerife’de açlık grevleri, Airbnb karşıtı kampanyalar ya da “şehir bizim mi turistlerin mi?” tartışmaları yalnız turizm karşıtlığı değil. Bunlar, hayatın bütünüyle turistikleştirilmesine karşı gelişen toplumsal tepkiler. Aslında uzun yıllar boyunca turizm neredeyse dokunulmaz bir sektör olarak anlatıldı. “Bacasız sanayi” söylemi yalnız ekonomik bir tanımlama değildi; aynı zamanda güçlü bir ideolojik çerçeveydi. Sanayi gibi kirletmeyen, üretmeden kazandıran, kültürleri buluşturan, istihdam yaratan masum bir sektör anlatısı… Fakat bugün özellikle Akdeniz kentlerinde görünen şey başka. Turizm artık yalnız bir ekonomik faaliyet değil; kentleri, konut piyasasını, kamusal alanı, kıyıları, tarihi mirası ve gündelik yaşamı yeniden örgütleyen bir rejime dönüşmüş durumda. Barcelona bunun en görünür laboratuvarlarından biri. Bir zamanlar “yaratıcı şehir”, “Akdeniz yaşamı”, “kültür ve tasarım başkenti” olarak pazarlanan kent, bugün Avrupa’nın en ağır konut krizlerinden biriyle karşı karşıya. Mahalleler kısa dönem kiralamalara açılıyor, kiralar yükseliyor, yerel esnaf yerini turistik işletmelere bırakıyor, kent merkezi giderek ziyaretçiler için düzenlenen bir sahneye dönüşüyor. Sorun turistler değil. Sorun, hayatın tamamının turistler için yeniden düzenlenmesi. Bu nedenle bugün İspanya’da tartışma artık “daha fazla turist nasıl gelir?” sorusu değil; “kentte kim yaşayabilecek?”, “kamusal alan kime ait?”, “şehir bir yaşam alanı mı yoksa yatırım nesnesi mi?” soruları etrafında dönüyor. Türkiye ise hâlâ büyük ölçüde eski turizm paradigmasının içinde konuşuyor. Turizm hâlâ neredeyse yalnız büyüme rakamlarıyla değerlendiriliyor. Rekor ziyaretçi sayıları, doluluk oranları, yeni oteller, kruvaziyer limanları, marinalar, kıyı tahsisleri… Oysa aynı anda başka bir süreç de işliyor. Kıyılar giderek çitleniyor. Kent merkezleri pahalanıyor. Tarihi alanlar kültür endüstrisinin dekoruna dönüşüyor. Kamusal mekânlar tüketim odaklı yeniden tasarlanıyor. Galataport’tan Phaselis’e, Haydarpaşa’dan Alaçatı’ya kadar farklı örneklerde aslında aynı mantığın izlerini görmek mümkün: Mekânın kullanım değeri yerine değişim değerinin öne çıkması. Bir başka ifadeyle, yaşam alanlarının yatırım alanlarına dönüşmesi. Bu yüzden bugün Türkiye’nin İspanya’ya “rakip destinasyon” olarak bakması eksik bir okuma. Çünkü İspanya artık yalnız başarılı bir turizm ülkesi değil; aynı zamanda turizmin toplumsal maliyetlerinin görünür hale geldiği bir ülke. Belki de Türkiye’nin İspanya’dan öğrenmesi gereken şey turist sayısını nasıl artırdığı değil; turizmin hangi noktadan sonra gündelik hayatın krizine dönüşmeye başladığıdır. Üstelik Türkiye’de henüz Barcelona ölçeğinde örgütlü anti-tourism hareketler ortaya çıkmamış olması, benzer süreçlerin yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Konut krizinden kıyıların özelleştirilmesine, tarihi alanların metalaştırılmasından yerel yaşamın dönüşümüne kadar birçok belirti aynı rejimin burada da derinleştiğini gösteriyor. Asıl mesele şu: Turizm bize nasıl bir toplum kurduğumuzu gösteriyor. Çünkü turizm yalnız ekonomiyi değil; mekânı, gündelik hayatı, toplumsal ilişkileri ve hatta kamusal olanın sınırlarını yeniden biçimlendiriyor. Bu yüzden bugün turizmi yalnız bir sektör olarak değil, hayatın nasıl örgütlendiğini gösteren politik bir gösterge olarak okumak gerekiyor. Belki de mesele artık İspanya’yı geçmek değil; İspanya’nın neden “yeter” demeye başladığını anlayabilmek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turizm soylulaştırması ve “Kimin şehri?" Sorusu.

Soylulaştırma, varlıklı kesimlerin göçü ve yatırımına bağlı olarak bir yerin ekonomik, sosyal ve kültürel olarak dönüşmesidir. Sadece sonuçla ilgilenenler için olumlu bir şeydir çünkü çöküntü bölgelerinin yeniden imarı ve işlevlendirilmesi olarak görülür. Halbuki bu süreçte yerel halk yüksek kira ve yaşam maliyetiyle yerinden edilir; mahallenin karakteri değişir, sosyal yapılar çözülür. Kentte yaşayanların yerinden edilmesi, toplumsal ve kültürel erozyonu da beraberinde getirir. Fransız filozof Henri Lefebvre, Le Droit à la Ville (1968) eserinde “şehir hakkı”nı, piyasa güçlerine değil; kamusal, demokratik ve kolektif kullanım esasına göre şekillendirme hakkı olarak tanımlar . Özünde: şehir hakkı, kentin yalnızca metalaşmış ticarî alan değil, insanlar tarafından yaşanabilen, dönüştürülebilir bir mekân olması gerektiğini savunur; kullanım değeri, değişim değerinden önemlidir. Kentliye sadece yaşayan değil, kentine müdahale edebilen, onu yeniden üretebilen aktif bir özne olarak bakar. (...

Bir de böyle düşünmek mümkün: Turizmin Krizi Derinleşiyor…

Bu yazıyı son zamanlarda turizmle ilgili yaşadıklarımızı ve toplumun gündemini oluşturan konuları baz alarak kaleme aldığımı belirtmeliyim. Açık kaynaklar tarandığında turizme yönelik eleştirel bir tavrın arttığı görülüyor. Bu nedenle ‘her iyiliğin kaynağı olarak görülen turizm’ anlayışının karşısında farklı bir bakış açısını da göstermekte fayda var. Akademide son yıllarda, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde, turizme eleştirel bakış yükseliyor. Eleştirel bakış turizm kapitalizmini tüm yönleriyle değerlendirirken özellikle sosyal etkilerin üzerinde ayrıca durmakta. Aşağıda genel anlamda bu görüşlere değiniyorum. Bu tartışma, problemlerimizi çözüp ihtiyaçlarımızı karşılamamızda olumlu bir yöne evrilmemize katkı sağlayacaktır. Türkiye’nin turizm serüveni 1970’li yıllardan itibaren, Dünya Bankasının da desteğiyle, devlet-sermaye işbirliğiyle şekillenen bir kalkınma stratejisinin parçası olarak başladı. İlk etapta döviz girdisi sağlamaya yönelik bir araç olarak kurgulanan turizm, z...

Değişime ne kadar hazırız? (Küreselleşmenin tersine dönmesi)

Dünya, Amerikan Başkanının politikaları ile oldukça meşgulken zihinlerdeki soru ise; yeni bir sistem mi geliyor?.. Artık anlamış bulunuyoruz ki, “küreselleşme” egemen düzenin kendisi için kurduğu ve dünyaya hakim kıldığı bir araçtı ve şimdilerde yaratıcısı tarafından yok edilmeye çalışılıyor, tıpkı Dr. Jekyll ve Bay Hyde arasındaki ilişki gibi…Ancak Çin küreselleşmenin “yaramaz çocuğu” çıktı ve oyunu bozdu. Şimdi ise, düzenin egemenleri küreselleşmeyi tersine döndürmeye uğraşıyorlar… Elbette şu an tartıştığımız sistemin popüler çıktılarından biri de bu yazının konusunu oluşturan turizm endüstrisidir. Amacımız bir sendrom olarak turizmi tartışmak değil ancak ne olduğu ve bundan sonra ne olacağı konusunda konuşmanın, en azından, belirtilerini yaşadığımız değişimi anlamaya çalışmak bakımından yararlı olacağını düşündüm. Küreselleşme, 80 sonrasına damgasını vuran ekonomik, kültürel ve sosyal dönüşümlerin temel itici gücü olarak turizm sektörünü de derinden etkilemiş, -şekillendirmiştir. U...