Ana içeriğe atla

Başka Turizm Mümkün Mü?

Son yıllarda turizm tartışmaları giderek daha eleştirel bir tona kavuşuyor. Artık turizm yalnızca ekonomik büyüme, döviz girdisi ya da kültürel etkileşim üzerinden değerlendirilmiyor; aynı zamanda kentlerin dönüşümü, ekolojik yıkım, emek sömürüsü, barınma krizi ve toplumsal eşitsizlikler bağlamında da ele alınıyor. Özellikle büyük şehirlerde ve kıyı bölgelerinde yaşayan insanlar için turizm, çoğu zaman “refah”tan çok gündelik hayatı zorlaştıran bir baskı mekanizmasına dönüşebiliyor. Ancak burada temel bir soru ortaya çıkıyor: Bugün turizme yöneltilen eleştiriler gerçekten yalnızca turizme mi yöneliktir, yoksa aslında hakim ekonomi politik sisteme yönelik daha geniş bir eleştirinin parçası mıdır? Bu soruya olumlu yanıt vermek gerekir. Çünkü günümüz turizmi, kapitalist birikim rejimlerinden bağımsız düşünülemez. Turizm; mekanların metalaştırılması, kültürün tüketime açılması, doğanın ekonomik değere indirgenmesi ve emeğin güvencesizleştirilmesi süreçlerinin önemli araçlarından biri hâline gelmiştir. Bu nedenle turizmin yarattığı pek çok sorun, aslında mevcut ekonomik sistemin yapısal sonuçlarıdır. Bugün “yavaş turizm”, “sürdürülebilir turizm”, “alternatif turizm”, “ekolojik turizm” ya da “sosyal turizm” gibi birçok kavramın ortaya çıkması da tesadüf değildir. Çünkü mevcut turizm modelinin yarattığı tahribat görünür hâle gelmiştir. Aşırı yoğunlaşan turistik bölgeler, yerinden edilen yerel halklar, yükselen kira fiyatları, yok olan doğal alanlar ve kültürel yüzeyselleşme ayan beyan ortadadır. Ancak burada kritik bir mesele vardır: Bu alternatif söylemler gerçekten sistemi dönüştürüyor mu, yoksa yalnızca sistemin yarattığı krizleri yönetilebilir kılmaya mı çalışıyor? Çoğu durumda ikinci durumla karşılaşıyoruz. Örneğin sürdürülebilir turizm söylemi, çoğu zaman turizmin çevresel etkilerini azaltmaya odaklanırken turizmin temel ekonomik ilişkilerini sorgulamıyor. Yavaş turizm, daha “etik” bir tüketim modeli önerse de turizmin bir tüketim pratiği olarak örgütlenişini değiştirmiyor. Alternatif turizm ise çoğu zaman yeni bir pazar segmentine dönüşüyor. Böylece sistem, kendi eleştirisini bile yeni bir ekonomik değere çevirebiliyor; sermaye, krizini böyle aşıyor... Tam da bu noktada, turizmi yalnızca çeşitli sıfatlarla yeniden tanımlamak yerine onun “demokratikliğini” sorgulamak daha anlamlı olabilir. Peki turizmin demokratikliği ne anlama gelir? Öncelikle şu soruyu sormak gerekir: Turizmden kim kazanıyor, kim kaybediyor? Bir bölgede turizm gelişirken ortaya çıkan ekonomik değerin ne kadarı yerel halka kalıyor? Karar alma süreçlerine kimler katılıyor? Turistik dönüşümün maliyetini kim ödüyor? Yerel halk kendi yaşadığı mekân üzerinde söz sahibi olabiliyor mu? Doğa yalnızca sermaye için mi korunuyor, yoksa kamusal bir değer olarak mı ele alınıyor? Bugün birçok turistik kentte yaşanan temel sorunlardan biri şudur: Turizmden elde edilen refah belirli yatırım gruplarında yoğunlaşırken, toplumsal ve çevresel maliyetler geniş kesimlere yayılmaktadır. Başka bir ifadeyle turizm demokratik biçimde paylaşılmamakta; aksine eşitsizlikleri derinleştiren bir mekanizma hâline gelebilmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca “daha çevreci” ya da “daha yavaş” bir turizm modeli geliştirmek değildir. Asıl mesele, turizmin nasıl yönetileceği, kimler için üretileceği ve ortaya çıkan değerin nasıl paylaşılacağıdır. Burada yeni bir yaklaşım önerilebilir: Demokratik turizm. Demokratik turizm anlayışı, turizmi yalnızca ekonomik büyüme aracı olarak değil, toplumsal adalet ve kamusal yarar ekseninde değerlendirmeyi hedeflemelidir. Bunun için: Yerel halkın karar süreçlerine doğrudan katılması, Turizm gelirlerinin yerel ölçekte daha adil dağıtılması, Barınma hakkının turistik yatırımlar karşısında korunması, Ekolojik sınırların ekonomik büyümenin önüne geçirilmesi, Kültürel mirasın yalnızca tüketim nesnesi olmaktan çıkarılması, Turizm emekçilerinin güvenceli çalışma koşullarına sahip olması. Dolayısıyla, başka turizm mümkün diyebilmek için önce çok geniş bir anlama ve değerlendirme çerçevesi oluşturulmalı...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turizm soylulaştırması ve “Kimin şehri?" Sorusu.

Soylulaştırma, varlıklı kesimlerin göçü ve yatırımına bağlı olarak bir yerin ekonomik, sosyal ve kültürel olarak dönüşmesidir. Sadece sonuçla ilgilenenler için olumlu bir şeydir çünkü çöküntü bölgelerinin yeniden imarı ve işlevlendirilmesi olarak görülür. Halbuki bu süreçte yerel halk yüksek kira ve yaşam maliyetiyle yerinden edilir; mahallenin karakteri değişir, sosyal yapılar çözülür. Kentte yaşayanların yerinden edilmesi, toplumsal ve kültürel erozyonu da beraberinde getirir. Fransız filozof Henri Lefebvre, Le Droit à la Ville (1968) eserinde “şehir hakkı”nı, piyasa güçlerine değil; kamusal, demokratik ve kolektif kullanım esasına göre şekillendirme hakkı olarak tanımlar . Özünde: şehir hakkı, kentin yalnızca metalaşmış ticarî alan değil, insanlar tarafından yaşanabilen, dönüştürülebilir bir mekân olması gerektiğini savunur; kullanım değeri, değişim değerinden önemlidir. Kentliye sadece yaşayan değil, kentine müdahale edebilen, onu yeniden üretebilen aktif bir özne olarak bakar. (...

Bir de böyle düşünmek mümkün: Turizmin Krizi Derinleşiyor…

Bu yazıyı son zamanlarda turizmle ilgili yaşadıklarımızı ve toplumun gündemini oluşturan konuları baz alarak kaleme aldığımı belirtmeliyim. Açık kaynaklar tarandığında turizme yönelik eleştirel bir tavrın arttığı görülüyor. Bu nedenle ‘her iyiliğin kaynağı olarak görülen turizm’ anlayışının karşısında farklı bir bakış açısını da göstermekte fayda var. Akademide son yıllarda, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde, turizme eleştirel bakış yükseliyor. Eleştirel bakış turizm kapitalizmini tüm yönleriyle değerlendirirken özellikle sosyal etkilerin üzerinde ayrıca durmakta. Aşağıda genel anlamda bu görüşlere değiniyorum. Bu tartışma, problemlerimizi çözüp ihtiyaçlarımızı karşılamamızda olumlu bir yöne evrilmemize katkı sağlayacaktır. Türkiye’nin turizm serüveni 1970’li yıllardan itibaren, Dünya Bankasının da desteğiyle, devlet-sermaye işbirliğiyle şekillenen bir kalkınma stratejisinin parçası olarak başladı. İlk etapta döviz girdisi sağlamaya yönelik bir araç olarak kurgulanan turizm, z...

‘Kent Hakkına’ Sinemasal Bir Atıf…

Robert Guédiguian’ın And the Party Goes On filmi, 5 Kasım 2018’de Marsilya’nın* Noailles semtinde yaşanan iki binanın çöküşü sonucu sekiz kişinin ölümüyle yaşanan trajediyi, sadece yerel bir felaket olarak değil, neoliberal kent politikalarının insani sonuçlarını görünür kılan bir toplumsal yara olarak ele alır. Film, kentsel mekânın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatıyor. Homeros’un büstünün yer aldığı meydanda mahalle sakinlerinin bir araya gelerek metin okumaları, sinematografik olarak bir kamusal yas ve tanıklık ritüeli oluştururken günümüz Kentsel Toplumsal Hareketlerine de bir katkı niteliğinde. Bu sahne, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kavramını çağrıştıracak biçimde, kentte var olma ve söz söyleme hakkının geri kazanılmasını temsil etmektedir. Homeros’un büstü burada sembolik bir figürdür: Antik destanların kahramanlarını yücelten bir kültürün, günümüzün yoksul kent sakinlerini de destansı bir direniş öznesi hâline getirme çabası h...