YÜciTA (Yöresel Ürünler ve Coğrafi İşaretler Türkiye Araştırma Ağı) tarafından planlanan, ATSO’nun katkılarıyla gerçekleştirilen ve Akdeniz Üniversitesi Coğrafi İşaretler Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin de destek verdiği 2. Uluslararası Antalya Coğrafi İşaretler Zirvesi (16-17 Nisan, 2026) Antalya’nın yerel değerleriyle yeniden temas kurma çabasının önemli bir ifadesi olmuştur. Kolaylaştırıcısı olduğum ‘Turizm ve Gastronomi Birlikteliği ve Başarı Hikayeleri’ başlıklı bölümde haklı başarı örneklerini dinlerken her bir konuşmacı tarafından değinilen veya hissettirilen sorunlar üzerine ben de şu soruyu sordum: Hangi turizm? Hangi gastronomi? Bu soru, yüzeyde bir tercih meselesi gibi görünse de, gerçekte eleştirel bir perspektifle turizmin ve gastronominin ekonomi politiğini yani sistemi sorgulamak amaçlı sorulmuştur. Çünkü turizm ve gastronomi, yalnızca sektörlerle ilgili değil; değer üretiminin, bölüşümün ve mekânsal örgütlenmenin de etkin ve edilgen parçasıdır. Antalya bugün, yaklaşık 17 milyon yabancı ziyaretçi ağırlayan ve buna yakın sayıda yerli turisti çeken bir kent olarak, açık biçimde kitle turizmi rejiminin içinde konumlanmaktadır. Bu rejim,yüksek hacimli ziyaretçi akışı üzerinden kısa vadeli ekonomik getiriyi maksimize etmeyi hedeflerken; uzun vadede mekânın aşınması, yerel kimliğin silikleşmesi ve üretim ilişkilerinin çözülmesi gibi yapısal sonuçlar üretmektedir. Bu bağlamda turizm, yalnızca bir gelir kaynağı değil; aynı zamanda mekânı yeniden üreten ve çoğu zaman yerel toplumu bu mekândan dışlayan bir güç pratiği hâline gelmektedir. Benzer bir ikilem gastronomi alanında da karşımıza çıkmaktadır. Antalya’da gastronomi, büyük ölçüde turizmin ihtiyaçlarına göre şekillenen, standardize edilmiş ve küresel tüketim kalıplarına uyarlanmış bir yapıya evrilmektedir. Bu durumda ortaya çıkan soru şudur: Gastronomi, yerelin kültürel ve üretimsel birikimini taşıyan bir değer midir, yoksa turizmin taleplerine göre biçimlenen bir tüketim nesnesi mi? Turizmde yaşanan 'overtourism' sorunlarının gastronomideki iz düşümü 'foodification' olarak tartışılmaktadır. Bu soru, doğrudan coğrafi işaretler meselesine bağlanmaktadır. Coğrafi işaretler, eğer yalnızca pazarlama araçlarına indirgenirse, mevcut turizm rejiminin bir parçası hâline gelerek yerel değerlerin metalaşmasını hızlandırabilir. Ancak doğru bir kurumsal çerçeve içinde ele alındığında, coğrafi işaretler; yerel üreticiyi güçlendiren, tarım ile turizm arasında köprü kuran, mekânsal kimliği koruyan alternatif bir kalkınma aracına dönüşebilir. Bu noktada 2. Uluslararası Antalya Coğrafi İşaretler Zirvesi, güçlü bir niyet beyanı ortaya koymuştur. Zirve, Antalya’nın
kendi coğrafi, kültürel ve üretimsel izlerine sahip çıkma iradesini göstermesi bakımından, demokratik ve toplumcu bir yönelimin işareti olarak değerlendirilmelidir. Ancak burada kritik mesele, bu niyetin ne ölçüde kurumsallaşabildiğidir. Gözlemlerim, zirvenin büyük ölçüde bireysel çabalar ve sınırlı kurumsal destekle gerçekleştiği yönündedir. Özellikle YÜciTA kurucusu ve başkanı Prof. Dr. Yavuz Tekelioğlu’nun özverili çalışmaları ve YÜciTA gönüllülerinin destekleri bu sürecin taşıyıcı gücü olmuştur. ATSO’nun somut
desteği ise bu anlamda önemli bir kurumsal katkı olarak öne çıkıyor. Ancak Antalya’nın diğer kurumsal aktörlerinin sürece yeterince dahil olmaması, kentin kolektif hareket kapasitesine dair ciddi bir eksikliği görünür kılıyor. Turizm örgütleri yoktu, örneğin! Oysa “Hangi turizm? Hangi gastronomi?” sorusuna verilecek yanıt, bireylerin değil; kurumların birlikte oluşturacağı bir yönelimle anlam kazanabilir. Çünkü bu soru, aynı zamanda şunu da içerir; Turizm kim için üretilecektir?Gastronomiden kim fayda sağlayacaktır? Değer zincirinde
kim kazanacak, kim dışarıda kalacaktır? Bu soruların yanıtı, Antalya’nın geleceğini belirleyecektir. Antalya, ya mevcut kitle turizmi rejiminin dayattığı standartlaşmış ve dışa bağımlı yapıyı sürdürmeye devam edecek; ya da coğrafi işaretler, yerel üretim ve gastronomi üzerinden turizmin ve gastronominin ekonomi politiğini sorgulayarak daha dengeli, kapsayıcı ve yerel odaklı bir modeli benimseyerek Akdeniz'in öncü kentlerinden olacaktır. Bu ikinci yol, yalnızca ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda mekânsal adalet, kültürel süreklilik ve toplumsal refah
açısından da belirleyici olacaktır. Sonuç olarak, 2. Uluslararası Antalya Coğrafi İşaretler Zirvesi, Antalya için bir başlangıçtır; ancak bu başlangıcın bir dönüşümü başlatması yalnızca iyi niyetle değil, kurumsal sahiplenme, politik irade ve kolektif akıl ile mümkün olur.
“Kentlerdeki kaynakların dengesiz dağılımıyla ortaya çıkan ekonomik sömürüye karşı toplumsal sınıfların tepki göstermesi kentsel toplumsal hareket olarak adlandırılmıştır… 1968 yılında, sanayi toplumunun ve ekonomik düzenin sorgulanmasıyla başlayan ve 70’li yıllarda çevre, kadın, gençlik, anti-militarist ve nükleer enerji karşıtı hareketlerin hız kazanmasıyla kapitalist ekonomik sisteme ve siyasal düzene karşı eylemlerin mekanı kentler olmuştur. Küreselleşme süreciyle uygulanan yeni sağ politikaların kentler üzerindeki mekânsal, ekonomik, toplumsal-kültürel ve yönetsel etkileri bu hareketleri daha da canlandırmıştır. Kentsel toplumsal hareketlerin odaklandığı konular dönemin ilişkilerinden, ideolojik ve siyasal yapılarından etkilenmektedir.” (Keleş & Mengi, 2021, Kent Hukuku, s. 81–82) Bu açıklama, kentsel toplumsal hareketlere tarihsel ve mekânsal zemin kazandırırken, küreselleşme ve neoliberal dönüşümlerin kent üzerindeki etkisinin de fark edilmesini sağlıyor. Öte yandan günümü...
Yorumlar
Yorum Gönder