Ana içeriğe atla

ESPANA MANIA:Turizmin Ardındaki Toplumsal Hikaye…

Son haftalarda Türkiye’de İspanya’ya yönelik artan bir toplumsal sempati dikkat çekiyor. Bu ilgiyi yalnızca güncel gelişmelerle açıklamak kolaycılık olur kanısındayım, daha derinde, bir ülkenin geçirdiği dönüşüme duyulan merak ve belki de örtük bir karşılaştırma ihtiyacı yatıyor. Bu nedenle, her ne kadar bir turizm yazısı kaleme almış olsak da, İspanya’yı turizm üzerinden değil, turizmi mümkün kılan toplumsal ve mekânsal dönüşüm üzerinden okumak daha anlamlı görünmektedir. 1930’lu yıllar İspanya için sert bir kırılma dönemiydi. İspanya İç Savaşı ile derinleşen kriz, ülkeyi Franco’nun yaklaşık kırk yıl sürecek otoriter yönetimine taşıdı. Bu dönem yalnızca siyasal baskılarla değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel alanın daraltılmasıyla kurumsallaştı. Ancak bu tür rejimler, her zaman kendi karşı dinamiklerini de üretiyor... 1960’lı ve 70’li yıllar, dünya genelinde olduğu gibi İspanya’da da ekonomi politik dönüşümlerin ve toplumsal hareketlerin yükseldiği bir dönemdi. Kentlerde ortaya çıkan mahalle hareketleri; yerel yönetimlerde kararlara katılım talebi, kolektif tüketime ilişkin haklar ve kültürel talepler etrafında örgütlendi. Bu hareketler yalnızca gündelik yaşamı dönüştürmekle kalmadı aynı zamanda demokratikleşmenin toplumsal zeminini hazırladı. Demokrasi, bu anlamda yalnızca yukarıdan gelen bir reform değil, aşağıdan örülen bir süreç olarak şekillendi. Bu dönüşümün kültürel ifadesi ise La Movida Madrileña olarak tarihe geçti. Ancak Movida’yı yalnızca bir sanat ya da gençlik hareketi olarak görmek eksik olur. Bu hareket, bastırılmış bir toplumun kendini yeniden ifade etme biçimiydi. Sokaklar, müzik, sinema ve gündelik hayat yeni bir özgürlük alanına dönüştü. Henri Lefebvre’in kavramsallaştırdığı anlamda, mekân yeniden üretildi; kent, farklı kültürlerin görünür olduğu bir sahne haline geldi. Bir diğer ünlü sosyolog Castells, İspanyolların bu mücadelesini alan araştırmalarında çok iyi anlatmaktadır... Tam bu noktada turizm meselesine bakalım. İspanya’nın turizmdeki yükselişi çoğu zaman doğal güzellikleriyle açıklanır. Oysa bu anlatı eksiktir. Turizmin temelleri 1960’larda, yani hâlâ otoriter yönetim sürerken atılmıştır. Ancak bu ekonomik altyapı, demokratikleşme süreciyle birlikte yeni bir anlam kazanmıştır. Turizm artık yalnızca döviz getiren bir sektör değil, kültürel kimliğin ve mekânsal deneyimin yeniden sunulduğu bir alan haline gelmiştir. Bu dönüşümün simgesel ifadesi ise 1980’lerde Joan Miró’nun güneş figürünün ülkenin turizm logosu olarak benimsenmesi oldu. Bu logo yalnızca estetik bir tercih değildi; baskı döneminde şekillenen turizm anlayışının, demokrasiyle birlikte yeniden yorumlanmasının görsel ifadesidir. İspanya bu süreçte yalnızca kendini tanıtmamış,kendini yeniden tanımlamıştır. Bugün İspanya dünyanın en önemli turizm ülkelerinden biridir. Ancak bu başarıyı yalnızca “güneş, deniz, kum” üçlüsüyle açıklamak mümkün değildir. Bu başarı, toplumsal hareketlerin, mekânın yeniden üretimi ve kültürel politikaların kesişiminde ortaya çıkmıştır. İspanya bugün turizmi yeniden tartışmaktadır. Aşırı turizm, kent hakkı ve yerel yaşamın korunması gibi başlıklar eleştirel bir perspektifle gündemde tutulmaktadır. Bu noktada Türkiye için kaçınılmaz bazı sorular ortaya çıkıyor: Turizmi yalnızca ekonomik bir faaliyet olarak mı görüyoruz? Yoksa onu toplumsal ve mekânsal bir mesele olarak ele alabiliyor muyuz? Yerel mekanı koruyor muyuz, yoksa onu yeniden üretip pazarlıyor muyuz? İspanya deneyimi bize şunu hatırlatıyor: Turizm bir sonuçtur. Ama hangi toplumsal ve politik süreçlerin sonucu olduğu, her şeyi belirler. Belki de bugün İspanya’ya duyulan ilgi, bir ülkenin turizm başarısından çok, kendini dönüştürme kapasitesine yöneliktir. Bu da bizi en temel soruya geri getirir; bir ülke turizmini nasıl dönüştürür? Ama daha önemlisi… kendini nasıl gerçekleştirir?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

‘Kent Hakkına’ Sinemasal Bir Atıf…

Robert Guédiguian’ın And the Party Goes On filmi, 5 Kasım 2018’de Marsilya’nın* Noailles semtinde yaşanan iki binanın çöküşü sonucu sekiz kişinin ölümüyle yaşanan trajediyi, sadece yerel bir felaket olarak değil, neoliberal kent politikalarının insani sonuçlarını görünür kılan bir toplumsal yara olarak ele alır. Film, kentsel mekânın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatıyor. Homeros’un büstünün yer aldığı meydanda mahalle sakinlerinin bir araya gelerek metin okumaları, sinematografik olarak bir kamusal yas ve tanıklık ritüeli oluştururken günümüz Kentsel Toplumsal Hareketlerine de bir katkı niteliğinde. Bu sahne, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kavramını çağrıştıracak biçimde, kentte var olma ve söz söyleme hakkının geri kazanılmasını temsil etmektedir. Homeros’un büstü burada sembolik bir figürdür: Antik destanların kahramanlarını yücelten bir kültürün, günümüzün yoksul kent sakinlerini de destansı bir direniş öznesi hâline getirme çabası h...

Turizm sorunsalı…

Ülkemizde (Global olarak da düşünebiliriz) turizmin yıllardır benzer sorunları üretmesinin, bir türlü istikrar kazanamamasının ve neredeyse her sezon yeni bir krizle karşı karşıya kalmasının ardında sanıldığından çok daha derin bir neden yatıyor. Bu neden, turizmin politik bir alan olarak görülememesi, aksine ısrarla siyasal tartışmalardan arındırılmış, teknik bir mesele gibi sunulan bir alan hâline getirilmesidir. Oysa turizm, doğası gereği son derece politik bir faaliyettir; çünkü mekânı dönüştürür, kültürü dönüştürür, sosyal ilişkileri ve yaşam biçimlerini yeniden kurar, çevreyi etkiler, yerel halkın gündelik hayatını değiştirir ve ekonomik kaynakların dağılımını belirler. Buna rağmen Türkiye’de turizm, adeta sadece ekonomik bir mühendislik konusuymuş gibi değerlendirilmekte, turizmcilerin alanına hapsedilmekte ve toplumsal etkilerinin konuşulması çoğu zaman tercih edilmemektedir. Bu depolitizasyonun en görünür biçimi, turizmin teknik diller ve uzmanlık kavramlarıyla çerçevelenmes...

Yer Markalama Tam da Budur!

  Hollanda’nın Deventer kenti 1991 yılından beri dünyanın en büyük Dickens Festivaline ev sahipliği yapıyor. Charles Dickens 19. Yüzyıl, Victoria Devrinin, en önemli İngiliz yazarlarından biridir, belki de en etkilisidir. Festival bir aile hikâyesinden ilham almış; Babası sıklıkla İngiltere’ye gidip gelen ve çokça Dickens Romanı okuyan bir hanımefendi, şehrinde pazar günü düşen ticareti canlandırmak isterken olaya biraz da eğlence katmak isteyince dünyanın en büyük Dickens Festivalinin de ateşini yakmış. Hem de Dickens ile hiçbir bağı olmayan bir Hollanda şehrinde! Deventer şehrinin merkez caddesinde festival zamanı (Bu yıl 16-17 Aralık) adeta Dickens’ın 19.yüzyıl İngiliz şehri yaratılırken yazarın kitaplarındaki 950’den fazla karakter canlandırılarak insanlarda zamanda yolculuk hissi uyandırılıyor. Festival süresince sokak tiyatroları, korolar, hikâye anlatıcılar, dönemin havasına uygun ürünler ve satışları 125 bin ziyaretçiyi bu şehre çekmektedir. Festival komites...