Kültür, insanın yaptıkları ve ettikleridir. Bu tanım, kent olgusunu anlamanın da güçlü bir çıkış noktasıdır. Çünkü kent, yalnızca binaların, yolların ve altyapının toplamı değil, insanın mekânla kurduğu tarihsel, toplumsal ve kültürel ilişkinin somutlaşmış halidir. Başka bir ifadeyle, kent insanın yaptığı, ettiği ve birlikte yaşadığı bir kültürel alan olarak varlık bulur.
Kentleri insanlar inşa eder; ancak zamanla kentler de insanları biçimlendirir. Gündelik alışkanlıklarımız, sosyal ilişkilerimiz, hatta hayallerimiz bile yaşadığımız kentin ritmiyle şekillenir. Dar sokaklı, mahalle ilişkilerine dayalı bir kentte komşuluk ve aidiyet duygusu güçlenirken, gökdelenlerle çevrili, araç trafiğine teslim olmuş bir kentte hız, anonimlik ve bireyselleşme ön plana çıkar. Bu nedenle kent, sadece fiziksel bir yerleşim alanı değil, aynı zamanda toplumsal bir organizasyon ve kültürel bir üretim alanıdır.
İnsanlık tarihi boyunca kentler önce barınma ve korunma gibi temel ihtiyaçlar doğrultusunda ortaya çıkmış, zamanla ticaret, siyaset, inanç ve kültür gibi alanların merkezi haline gelmiştir. Antik Mezopotamya’nın ticaret şehirlerinden, Yunan polis’ine, Roma Forumu’ndan Ortaçağ kent devletlerine, Rönesans kentlerinden sanayi devriminin metropol bölgelerine kadar her tarihsel dönemde kent, toplumsal değişimin mekânsal karşılığı olmuştur. Kentler, aynı zamanda insanlık tarihinin kaydedildiği canlı defterlerdir. Bir kentin sokakları, meydanları, yapıları ve simgeleri, orada yaşayan insanların kim olduklarını, nelere inandıklarını, neleri önemsediklerini ve neleri dönüştürmek istediklerini gözler önüne serer.
Kültür yalnızca sanat galerilerinde, müzelerde ya da anıtlarda değil, gündelik yaşamın her köşesinde varlık bulur. Bir kahvehanede oturan insanlar, bir semt pazarındaki pazarlık sesi, kamusal alanda oynayan çocuklar ya da kent meydanındaki bir protesto, kültürün yaşayan parçalarıdır. Bu açıdan kent, kültürün mekâna sinmiş biçimi olarak düşünülebilir. Kent kültürü, mimariden yemek alışkanlıklarına, sosyal dayanışma biçimlerinden mekân kullanımı alışkanlıklarına kadar uzanan geniş bir yelpazede kendini gösterir. Dolayısıyla kültürsüz bir kent tahayyül edilemez. Çünkü kent, kültürün gündelik hayatta cisimleştiği alandır.
Kent aynı zamanda toplumun aynasıdır. Toplumsal değerler, ilişkiler ve eşitsizlikler kent mekânında görünür hale gelir. Geniş kaldırımlar, kamusal parklar ve kültür merkezleri ile donatılmış bir kent, eşitlikçi ve paylaşımcı bir toplumsal düzeni desteklerken, yalnızca alışveriş merkezlerinden ibaret bir kent yapısı, tüketim kültürünü, sınıfsal ayrışmayı ve görünürlüğe dayalı yaşam biçimlerini pekiştirir. Bu anlamda kent yalnızca ne yaptığımızı değil, kim olmak istediğimizi de yansıtır. Mekânsal düzenlemeler, toplumun nasıl bir yaşam tahayyül ettiğine dair ipuçları sunar.
Kent ve kültür arasındaki ilişki, karşılıklı bir üretim süreci içerir. Kültür, kenti biçimlendirirken, kent de kültürü dönüştürür ve yeniden üretir. Bu nedenle bir kenti anlamak için nüfusuna ya da yapı stoğuna bakmak yeterli değildir. Onu anlamak için sokaklarındaki ritmi, sesleri, ilişkileri ve hafızayı gözlemlemek gerekir. Kentin biçimi, gündelik yaşamla kurulan bağın bir yansımasıdır.
Sonuç olarak, kent kültürdür. Ve kültür, insanın yaptığı ve ettiğidir. Yaşanabilir, adil ve anlamlı bir kent tahayyülü, ancak bu karşılıklı ilişkiyi kavrayarak mümkündür. Kent, geçmişin izlerini taşırken, geleceğin toplumsal yönelimlerine de şekil verir. Bu nedenle kent, yalnızca içinde yaşanılan bir yer değil; toplumsal belleğin, kültürel üretimin ve ortak yaşamın sahnesidir. Onu biçimlendiren de, onu dönüştüren de insandır.
Robert Guédiguian’ın And the Party Goes On filmi, 5 Kasım 2018’de Marsilya’nın* Noailles semtinde yaşanan iki binanın çöküşü sonucu sekiz kişinin ölümüyle yaşanan trajediyi, sadece yerel bir felaket olarak değil, neoliberal kent politikalarının insani sonuçlarını görünür kılan bir toplumsal yara olarak ele alır. Film, kentsel mekânın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatıyor. Homeros’un büstünün yer aldığı meydanda mahalle sakinlerinin bir araya gelerek metin okumaları, sinematografik olarak bir kamusal yas ve tanıklık ritüeli oluştururken günümüz Kentsel Toplumsal Hareketlerine de bir katkı niteliğinde. Bu sahne, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kavramını çağrıştıracak biçimde, kentte var olma ve söz söyleme hakkının geri kazanılmasını temsil etmektedir. Homeros’un büstü burada sembolik bir figürdür: Antik destanların kahramanlarını yücelten bir kültürün, günümüzün yoksul kent sakinlerini de destansı bir direniş öznesi hâline getirme çabası h...
Yorumlar
Yorum Gönder