Ana içeriğe atla

Trevi Çeşmesini Paralı Yapmak Çözüm mü?

Overtourism tartışmaları derinleştikçe, birçok destinasyonun benzer reflekslerle hareket ettiğini görüyoruz; turist vergileri, giriş ücretleri, rezervasyon zorunlulukları, saatlik kotalar… Son olarak Roma’da Trevi Çeşmesi için gündeme gelen “turistlerden ücret alınması” fikri, bu yaklaşımın sembolik bir örneği. İlk bakışta bu tür uygulamalar, artan turist baskısına karşı cesur ve gerekli önlemler gibi sunuluyor. Oysa biraz yakından bakıldığında, bunların sorunu çözmekten çok, onu yeniden paketleyen yönetimsel araçlar olduğu görülüyor. Benzer bir gelişme yakın zamanda yine İtalya'da yaşandı; Venedik'i nisan-temmuz arasında ziyaret etmek isteyen turistlerden 5 Euro alınıyor. Bir uygulama da Japonya'dan; aşırı turist kalabalığının yarattığı rahatsızlıklar nedeniyle Fuji Dağının ikonik görüntüsüne ev sahipliği yapan Fujiyoshida Kasabasında her yıl yapılan kiraz çiçeği festivali iptal edildi. Bu örnekler gün geçtikçe çoğalacaktır. Asıl mesele şu ayrımı netleştirmek: Turizmi yönetmek başka bir şeydir, turizm rejimini dönüştürmek başka. Trevi Çeşmesi’ni paralı yapmak, kalabalığı belli ölçüde kontrol edebilir, belediyeye gelir sağlayabilir ya da ziyaret akışını zamansal olarak düzenleyebilir. Ancak bu uygulama, neden bazı mekânların aşırı yoğunlaştığını, neden bu kadar kırılgan hâle geldiğini ve neden yerel yaşam üzerinde kalıcı baskı yarattığını açıklamaz. Çünkü bu sorular, tekil mekânlardan değil, daha geniş bir turizm rejiminden kaynaklanır. Turistlerden alınan ücretler çoğu zaman “kısıtlama” olarak sunulur. Oysa pratikte bu tür uygulamalar, turizmi sınırlamaktan çok onu daha sofistike biçimde meşrulaştırır. Kalabalık artık bir sorun değil, yönetilmesi gereken bir talep hâline gelir. Turist, mekânı zorlayan bir aktör olmaktan çıkar; ödeme yapan, dolayısıyla varlığı haklılaştırılmış bir tüketiciye dönüşür. Bu noktada aşırı turizm gerilemez, sadece yeni bir ekonomik mantıkla yeniden düzenlenir. Overtourism’i yalnızca “çok turist” meselesi olarak görmek, tartışmayı baştan daraltır. Asıl sorun, turist sayısından çok, turizmin nasıl örgütlendiğidir. Hangi turistin, hangi mekâna, hangi hızla ve hangi ekonomik ilişkiler içinde geldiği belirleyicidir. Trevi Çeşmesi örneğinde mesele, insanların bu tarihi mekânı görmesi değil; Roma’nın belirli noktalarının küresel turizm rejimi içinde sürekli tüketilen ikonlara indirgenmiş olmasıdır. Bu rejim hız odaklıdır, mekânı metalaştırır, yerel yaşamı ise ikincil hatta tali bir unsur olarak görür. Trevi Çeşmesi’ni paralı hâle getirmek, bu rejimi zayıflatmaz. Aksine, onu kurumsallaştırır. Kamusal bir mekânın, ödeme karşılığı erişilen bir alana dönüşmesi sessiz ama derin bir kırılmayı beraberinde getirir. “Herkese açık” olan, fark edilmeden “ödeyebilenlere açık” hâle gelir. Bu dönüşüm yalnızca turizm politikasıyla ilgili değildir; kentin, kamusal alanın ve yurttaşlığın nasıl tanımlandığıyla doğrudan ilişkilidir. Trevi Çeşmesi'nin kentte yaşayanlara ücretsiz sunumu kent hakkını ihlali meşrulaştıramaz. Bilakis kent hakkı ihlal edilmiştir ve bu ziyaretçi, ev sahibi ayrımı gözetmez. Bu tür önlemler kısa vadede rahatlatıcı görünebilir. Ancak uzun vadede, turizmin neden bu kadar yoğunlaştığı, neden belirli mekânları aşındırdığı ve neden yerel topluluklarla çatışma ürettiği soruları askıda kalır. Sorun çözülmez; sadece ertelenir. Daha da önemlisi, sorun artık “yönetildiği” için sorgulanamaz hâle gelir. Trevi Çeşmesi’ni paralı yapmak, overtourism’i ortadan kaldırmaz. Mekânsal baskıyı kalıcı biçimde azaltmaz, yerel yaşamı korumaz ve turizmin yapısal sorunlarına dokunmaz. Yalnızca mevcut turizm rejiminin daha düzenli, daha gelir getirici ve daha kabul edilebilir biçimde işlemesini sağlar. Bu nedenle gerçek çözüm, giriş ücretlerinde ya da yeni vergilerde değil; turizmin hangi önceliklerle, kim için ve ne pahasına örgütlendiğini yeniden düşünmektedir. Çünkü sorun Trevi Çeşmesi kalabalığı değildir. Sorun, onu bu noktaya getiren turizm rejiminin kendisidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

‘Kent Hakkına’ Sinemasal Bir Atıf…

Robert Guédiguian’ın And the Party Goes On filmi, 5 Kasım 2018’de Marsilya’nın* Noailles semtinde yaşanan iki binanın çöküşü sonucu sekiz kişinin ölümüyle yaşanan trajediyi, sadece yerel bir felaket olarak değil, neoliberal kent politikalarının insani sonuçlarını görünür kılan bir toplumsal yara olarak ele alır. Film, kentsel mekânın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatıyor. Homeros’un büstünün yer aldığı meydanda mahalle sakinlerinin bir araya gelerek metin okumaları, sinematografik olarak bir kamusal yas ve tanıklık ritüeli oluştururken günümüz Kentsel Toplumsal Hareketlerine de bir katkı niteliğinde. Bu sahne, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kavramını çağrıştıracak biçimde, kentte var olma ve söz söyleme hakkının geri kazanılmasını temsil etmektedir. Homeros’un büstü burada sembolik bir figürdür: Antik destanların kahramanlarını yücelten bir kültürün, günümüzün yoksul kent sakinlerini de destansı bir direniş öznesi hâline getirme çabası h...

Turizm sorunsalı…

Ülkemizde (Global olarak da düşünebiliriz) turizmin yıllardır benzer sorunları üretmesinin, bir türlü istikrar kazanamamasının ve neredeyse her sezon yeni bir krizle karşı karşıya kalmasının ardında sanıldığından çok daha derin bir neden yatıyor. Bu neden, turizmin politik bir alan olarak görülememesi, aksine ısrarla siyasal tartışmalardan arındırılmış, teknik bir mesele gibi sunulan bir alan hâline getirilmesidir. Oysa turizm, doğası gereği son derece politik bir faaliyettir; çünkü mekânı dönüştürür, kültürü dönüştürür, sosyal ilişkileri ve yaşam biçimlerini yeniden kurar, çevreyi etkiler, yerel halkın gündelik hayatını değiştirir ve ekonomik kaynakların dağılımını belirler. Buna rağmen Türkiye’de turizm, adeta sadece ekonomik bir mühendislik konusuymuş gibi değerlendirilmekte, turizmcilerin alanına hapsedilmekte ve toplumsal etkilerinin konuşulması çoğu zaman tercih edilmemektedir. Bu depolitizasyonun en görünür biçimi, turizmin teknik diller ve uzmanlık kavramlarıyla çerçevelenmes...

Yer Markalama Tam da Budur!

  Hollanda’nın Deventer kenti 1991 yılından beri dünyanın en büyük Dickens Festivaline ev sahipliği yapıyor. Charles Dickens 19. Yüzyıl, Victoria Devrinin, en önemli İngiliz yazarlarından biridir, belki de en etkilisidir. Festival bir aile hikâyesinden ilham almış; Babası sıklıkla İngiltere’ye gidip gelen ve çokça Dickens Romanı okuyan bir hanımefendi, şehrinde pazar günü düşen ticareti canlandırmak isterken olaya biraz da eğlence katmak isteyince dünyanın en büyük Dickens Festivalinin de ateşini yakmış. Hem de Dickens ile hiçbir bağı olmayan bir Hollanda şehrinde! Deventer şehrinin merkez caddesinde festival zamanı (Bu yıl 16-17 Aralık) adeta Dickens’ın 19.yüzyıl İngiliz şehri yaratılırken yazarın kitaplarındaki 950’den fazla karakter canlandırılarak insanlarda zamanda yolculuk hissi uyandırılıyor. Festival süresince sokak tiyatroları, korolar, hikâye anlatıcılar, dönemin havasına uygun ürünler ve satışları 125 bin ziyaretçiyi bu şehre çekmektedir. Festival komites...