Türkiye’de coğrafi işaret sisteminin gelişimi, 2010’lu yıllardan itibaren hızlanan tescil başvuruları, yerel yönetimlerin, ticaret borsalarının ve kalkınma ajanslarının sürece aktif biçimde dâhil olmasıyla dikkat çekici bir ivme kazanmıştır. Bu süreç, kültürel mirasın korunması, yerel ürünlerin değer kazanması ve kırsal kalkınmanın desteklenmesi açısından olumlu bir tablo sunsa da, niceliksel artışın niteliksel derinliği gölgelediği bir eğilime de işaret etmektedir. Ayrıca bu eğilim üretici birliklerini de dışarda bırakmıştır. Bunu “coğrafi işaretmania” olarak adlandırabiliriz. Kavram, coğrafi işaretlerin esas amacından saparak, tescil sayısının bir performans göstergesi olarak öne çıktığı, tescilin kendisinin bir “amaç” haline geldiği durumu anlatır.
“Coğrafi işaretmania” olgusu, Harrison’un (2013) “heritage mania” kavramında olduğu gibi, kültürel mirasın politik ve ekonomik sermayeye dönüştürülmesi sürecini çağrıştırır. Coğrafi işaretler, bir yandan “yerellik”, “otantiklik” ve “kalite” gibi normatif değerlerle meşrulaştırılırken, diğer yandan bürokratik tescil süreçlerine indirgenmiş bir gösteri alanına dönüşmektedir. Mutersbaugh’un (2005) “certification fetishism” olarak nitelediği gibi, sertifikasyonun kendisi bir meşruiyet göstergesi haline gelir; üretim pratiklerinin toplumsal adalet, üretici hakları ya da ekolojik sürdürülebilirlik boyutları ise bu formel çerçevede ikincilleşir. Türkiye’deki coğrafi işaret pratiği de benzer biçimde, denetim, kalite güvencesi ve üretici katılımı gibi asli unsurların zayıf kalmasına rağmen, “tescilli ürün sayısı” üzerinden bir başarı hikâyesi inşa etmektedir.
Bu bağlamda “coğrafi işaretmania”, yalnızca bir tescil artışını değil, aynı zamanda yönetişimsel bir dönüşümü de temsil etmektedir. Coğrafi işaret politikaları, yerel kalkınma stratejilerinden ziyade kurumsal görünürlük, bölgesel prestij ve politik sermaye üretiminin aracı haline gelmiştir. Özellikle yerel yönetimlerin ve kamu kurumlarının süreçteki rolü, katılımcı kooperatif modellerinin yerini büyük ölçüde bürokratik aktörlerin belirleyici olduğu bir üstten aşağı yapıya bırakmıştır. Bu durum, Barham’ın (2003) tanımladığı “labelization of development” eğilimiyle örtüşmektedir: kalkınma süreçleri, içeriksel dönüşüm yerine, etiketleme ve tescil faaliyetleri üzerinden simgesel bir anlam kazanır.
Sonuç olarak, Türkiye’deki coğrafi işaret sisteminin mevcut dinamikleri, güçlü bir görünürlük politikası üretmekte ancak sürdürülebilirlik, denetim ve toplumsal fayda eksenlerinde ciddi zafiyetler taşımaktadır. “Coğrafi işaretmania” bu anlamda, sistemin mevcut tescil seferberliğini betimleyen değil, aynı zamanda eleştirel bir uyarı işlevi gören bir kavramsal araçtır. Coğrafi işaretlerin kalkınma, kültürel miras ve dayanışma ekonomisi hedeflerine gerçekten hizmet edebilmesi, bu “mania”nın ötesine geçilerek niteliksel yönetişim, denetim kapasitesi ve kolektif katılımın güçlendirilmesine bağlıdır.
Burada, odağımızda pazarlama değil toprağa dolayısıyla 'yöre' kavramına atıf yapmak istedik. Fransızca'dan literatürümüze girmiş olan 'teruar' kavramı toprağı, üretimi ve insanı (kültürü) buluşturan bir üst kavram olarak anlaşılırken coğrafi işaret kavramıyla somutlaşmaktadır. Ülkemizde de bu kavramı tam anlamıyla karşılayan bir kavram var; 'yöre' kavramına burada dikkat çekmek ve içeriğini içselleştirmeyi üzerinde düşünmemiz gereken bir konu olarak not edelim.
Ülkemizde (Global olarak da düşünebiliriz) turizmin yıllardır benzer sorunları üretmesinin, bir türlü istikrar kazanamamasının ve neredeyse her sezon yeni bir krizle karşı karşıya kalmasının ardında sanıldığından çok daha derin bir neden yatıyor. Bu neden, turizmin politik bir alan olarak görülememesi, aksine ısrarla siyasal tartışmalardan arındırılmış, teknik bir mesele gibi sunulan bir alan hâline getirilmesidir. Oysa turizm, doğası gereği son derece politik bir faaliyettir; çünkü mekânı dönüştürür, kültürü dönüştürür, sosyal ilişkileri ve yaşam biçimlerini yeniden kurar, çevreyi etkiler, yerel halkın gündelik hayatını değiştirir ve ekonomik kaynakların dağılımını belirler. Buna rağmen Türkiye’de turizm, adeta sadece ekonomik bir mühendislik konusuymuş gibi değerlendirilmekte, turizmcilerin alanına hapsedilmekte ve toplumsal etkilerinin konuşulması çoğu zaman tercih edilmemektedir. Bu depolitizasyonun en görünür biçimi, turizmin teknik diller ve uzmanlık kavramlarıyla çerçevelenmes...
Yorumlar
Yorum Gönder