Mekânı doğru algılamak, onun durağan bir zemin değil; yaşayan, değişen ve sürekli akış hâlinde olan bir süreç olduğunu kabul etmekle başlar. Bize bunu hatırlatan düşünürlerden Henri Lefebvre, mekânın yalnızca fiziksel bir varlık olmadığını, toplumsal ilişkiler tarafından üretildiğini söyler. Bu fikir ilk bakışta soyut görünebilir; fakat gündelik hayatımıza biraz dikkatle baktığımızda aslında son derece somut bir gerçeğe işaret ettiğini fark ederiz. Çünkü yaşadığımız sokaklar, kullandığımız meydanlar, uzaklaştığımız ya da yakınlaştığımız yerler—hepsi toplumsal hayatın izlerini taşır. Mekân, hayatın sahnesi değil, bizzat kendisidir; durağan değil, akışkandır.
Turizm tam da burada devreye girer. Çoğu zaman turizmi rakamlarla düşünürüz: gelirler, yatırımlar, büyüme oranları, ziyaretçi sayıları… Oysa turizm sayıları değil, önce mekânı değiştirir. Bir kıyının kullanım biçimini, bir mahallenin ritmini, bir kentin hafızasını dönüştürür. Ekonomik sonuçlar daha sonra gelir. Bu yüzden turizmi yalnızca ekonomik bir sektör olarak görmek, onun en güçlü etkisini—mekânsal ve toplumsal dönüşümünü—gözden kaçırmak demektir.
Turizmi gerçekten düşünmeye başladığımız an, onu “doğal” bir gelişme gibi kabul etmeyi bırakırız. Bunun yerine sorular belirir: Hangi yerler turizmle görünür olurken hangileri silikleşir? Kimler hareket özgürlüğü kazanırken kimler yerinden edilir? Bir mekân yaşam alanı olmaya devam eder mi, yoksa yavaşça bir vitrine mi dönüşür? Bu sorular turizme karşı çıkmanın değil, onu ciddiye almanın işaretidir. Çünkü turizm yalnızca ziyaret edenleri değil, orada yaşayanların gündelik hayatını da yeniden kurar.
Mekânla bağ kurmadan turizmi anlamak mümkün değildir. Turizm kıyıları yeniden çizer, kent merkezlerini başka bir zamana aitmiş gibi düzenler, kırsalı “deneyim” başlığı altında yeniden paketler. Kültür sergilenir, hafıza seçilir, doğa sahneye çıkarılır. Bütün bunlar bize şunu gösterir: Turizm yalnızca mekânda gerçekleşmez; mekânı yeniden üretir. Bu nedenle turizmi hâkim ekonomi politiğin dışında düşünmek değil, tam tersine onun tam kalbine yerleştirmek gerekir.
Bugün bu mesele her zamankinden daha yakıcı. Çünkü turizm artık bir faaliyet olmaktan çok bir dünya kurma biçimine dönüşmüş durumda... Kentler ziyaretçiler için tasarlanıyor, mahalleler deneyim rotalarına çevriliyor, doğa korunacak bir varlıktan çok izlenecek bir manzaraya indirgeniyor. Tam bu noktada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Turizm mekânı mı kullanıyor, yoksa mekân turizm için mi yeniden kuruluyor? Belki de asıl tartışma burada başlıyor...
Ülkemizde (Global olarak da düşünebiliriz) turizmin yıllardır benzer sorunları üretmesinin, bir türlü istikrar kazanamamasının ve neredeyse her sezon yeni bir krizle karşı karşıya kalmasının ardında sanıldığından çok daha derin bir neden yatıyor. Bu neden, turizmin politik bir alan olarak görülememesi, aksine ısrarla siyasal tartışmalardan arındırılmış, teknik bir mesele gibi sunulan bir alan hâline getirilmesidir. Oysa turizm, doğası gereği son derece politik bir faaliyettir; çünkü mekânı dönüştürür, kültürü dönüştürür, sosyal ilişkileri ve yaşam biçimlerini yeniden kurar, çevreyi etkiler, yerel halkın gündelik hayatını değiştirir ve ekonomik kaynakların dağılımını belirler. Buna rağmen Türkiye’de turizm, adeta sadece ekonomik bir mühendislik konusuymuş gibi değerlendirilmekte, turizmcilerin alanına hapsedilmekte ve toplumsal etkilerinin konuşulması çoğu zaman tercih edilmemektedir. Bu depolitizasyonun en görünür biçimi, turizmin teknik diller ve uzmanlık kavramlarıyla çerçevelenmes...
Yorumlar
Yorum Gönder