Türkiye'de turizm uzun yıllardır neredeyse tartışılmaz bir başarı hikâyesi olarak anlatılıyor. Her sezon kırılan ziyaretçi rekorları, milyarlarca dolarlık gelir, artan uçuş sayıları, yeni oteller, yeni marinalar, yeni kruvaziyer limanları... Resmî söylemde bunların tamamı ekonomik başarının göstergesi kabul ediliyor. Turizm hâlâ "bacasız sanayi" olarak övülüyor.
Fakat belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Gerçekten bacasız mı?
Çünkü bacası görünmeyen her üretim biçimi dumansız değildir.
Geçtiğimiz günlerde The Guardian'da yayımlanan bir değerlendirme yazısı tam da bu sorunun peşinden gidiyor. Yazının dikkat çekici yanı, son yıllarda Avrupa'nın birçok turistik kentinde yükselen turist karşıtı protestoları alışıldık biçimde okumaması. Sorunun turistler olmadığını söylüyor. Asıl sorun; kıyıları, kentleri ve yaşam alanlarını küresel sermayenin yatırım nesnesine dönüştüren politik-ekonomik düzendir.
Bugün Portekiz'den Arnavutluk'a, İspanya'dan Yunanistan'a kadar birçok yerde insanlar plajlarını, mahallelerini ve kamusal alanlarını savunmak için sokaklara çıkıyor. "Satılık değil" sloganı yalnızca bir kıyının özelleştirilmesine karşı atılmış bir slogan değildir; yaşam alanlarının metalaştırılmasına karşı yükselen bir itirazdır.
Turizm yalnızca insanların seyahat etmesini sağlayan bir sektör olarak nitelendirilemez; turizm giderek daha fazla mekân üreten bir sermaye rejimine dönüştü.
Kıyılar otellere, köyler butik destinasyonlara, tarım alanları golf sahalarına, mahalleler kısa dönem kiralama piyasalarına dönüşmektedir. Mekânın kullanım değeri yerini değişim değerine bırakmaktadır. Bir yer, orada yaşayan insanlar için değil; oradan elde edilecek rant için değer kazanmaktadır.
İşte tam bu noktada turizmin görünmeyen dumanları ortaya çıkar.
Bu duman istatistiklerde görünmez; fakat kiralarda görünür, ev fiyatlarında görünür, mevsimlik ve güvencesiz çalışmada görünür, yerel halkın kıyıya ulaşamamasında görünür, gençlerin yaşadığı kentte ev bulamamasında görünür, çiftçinin toprağını satmak zorunda kalmasında görünür, doğal alanların yatırım alanı olarak yeniden tanımlanmasında görünür. Bir başka ifadeyle turizm yalnızca ziyaretçi üretmez; aynı zamanda eşitsizlik de üretir.
Paradoks tam da burada başlıyor.
Turist sayısı arttıkça yerel refahın da artacağı varsayılır. Oysa Güney Avrupa'nın birçok ülkesinde bunun tam tersi yaşanıyor. Milyonlarca turist ağırlayan ülkelerde genç işsizliği yüksek seyrediyor, insanlar kendi ülkelerinde tatil yapamaz hâle geliyor ve özellikle genç nüfus daha iyi bir yaşam umuduyla göç ediyor. Yazı'da işaret edildiği gibi, Brüksel'in ekonomik başarı hikâyeleri ile turistik kentlerde yaşayan insanların gündelik deneyimleri arasında giderek büyüyen bir kopuş bulunuyor.
Bu durum bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:Turizm büyüyebilir ama toplum aynı ölçüde zenginleşmeyebilir.Çünkü mesele yalnızca ne kadar gelir üretildiği değildir.
O gelirin kim tarafından üretildiği, kim tarafından paylaşıldığı ve hangi toplumsal maliyetler pahasına elde edildiğidir.
Bu nedenle bugün tartışmamız gereken konu yalnızca "fazla turist" değildir.
Asıl tartışılması gereken; turizmin nasıl bir kalkınma modeli üzerine kurulduğudur.
Çünkü turizmin krizleri aslında turizmin kendi krizleri değildir. Bunlar, mekânı birikim aracına dönüştüren daha geniş kapitalist dönüşümün turizm alanındaki yansımalarıdır. Aşırı turizm, konut krizi, kıyıların özelleştirilmesi, çevresel yıkım ve yerinden edilme birbirinden bağımsız sorunlar değil; aynı siyasal ekonomi içinde üretilen farklı sonuçlardır.
Belki de artık "bacasız sanayi" söylemini yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir.
Çünkü görünen o ki bacalar gerçekten yok. Ama duman her yerde...Ve o duman, yalnızca gökyüzünü değil; kentleri, kıyıları, doğayı ve en önemlisi insanların yaşama hakkını görünmez biçimde kaplamaya devam ediyor.
Not: Bahsi geçen gazete makalesi için; https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/jul/04/fight-beaches-real-villain-europe-overtourism-big-business?CMP=share_btn_url
“Kentlerdeki kaynakların dengesiz dağılımıyla ortaya çıkan ekonomik sömürüye karşı toplumsal sınıfların tepki göstermesi kentsel toplumsal hareket olarak adlandırılmıştır… 1968 yılında, sanayi toplumunun ve ekonomik düzenin sorgulanmasıyla başlayan ve 70’li yıllarda çevre, kadın, gençlik, anti-militarist ve nükleer enerji karşıtı hareketlerin hız kazanmasıyla kapitalist ekonomik sisteme ve siyasal düzene karşı eylemlerin mekanı kentler olmuştur. Küreselleşme süreciyle uygulanan yeni sağ politikaların kentler üzerindeki mekânsal, ekonomik, toplumsal-kültürel ve yönetsel etkileri bu hareketleri daha da canlandırmıştır. Kentsel toplumsal hareketlerin odaklandığı konular dönemin ilişkilerinden, ideolojik ve siyasal yapılarından etkilenmektedir.” (Keleş & Mengi, 2021, Kent Hukuku, s. 81–82) Bu açıklama, kentsel toplumsal hareketlere tarihsel ve mekânsal zemin kazandırırken, küreselleşme ve neoliberal dönüşümlerin kent üzerindeki etkisinin de fark edilmesini sağlıyor. Öte yandan günümü...
Yorumlar
Yorum Gönder