UNESCO Dünya Miras Listesi, uzun yıllardır insanlığın ortak kültürel ve doğal mirasını korumanın en önemli araçlarından biri olarak görülüyor. Bir yerin bu listeye girmesi, uluslararası tanınırlık kazanması, koruma fonlarına erişebilmesi ve çoğu zaman turizm gelirlerinin artması anlamına geliyor. Ancak son yıllarda ilginç bir tartışma giderek daha görünür hâle geliyor: Bazı yerel topluluklar, UNESCO Dünya Miras Listesi'nden çıkarılmayı talep ediyor.
BBC Travel'da Bailey Berg'in yayımladığı makale, bu dikkat çekici dönüşümü iki örnek üzerinden ele alıyor. Slovakya'daki küçük Vlkolínec köyü, UNESCO statüsü sayesinde her yıl on binlerce ziyaretçi çekmeye başladı. Buna karşın köyde yaşayan bazı insanlar, artan turizm baskısının yaşamlarını zorlaştırdığını düşünüyor. Benzer şekilde Tanzanya'daki Ngorongoro Koruma Alanı'nda yaşayan Maasai toplulukları da, uluslararası koruma politikalarının geleneksel yaşam alanlarını daralttığını savunuyor.
Aslında bu örnekler yalnızca UNESCO'nun değil, günümüz koruma anlayışının temel bir açmazını ortaya koyuyor: Bir mekânı korumak ile o mekânda yaşayan topluluğu korumak aynı şey değildir.
UNESCO'nun koruma yaklaşımı büyük ölçüde fiziksel ve doğal mirasın devamlılığı üzerine kuruludur. Tarihî yapılar, kültürel peyzajlar ve doğal alanlar korunmaya çalışılır. Ancak bu alanlarda yaşayan insanların ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamlarının nasıl değiştiği çoğu zaman koruma politikalarının merkezinde yer almaz.
Oysa son otuz yılda yaşanan deneyimler bunun yeterli olmadığını gösteriyor.
Birçok Dünya Miras Alanı, UNESCO statüsünü kazandıktan sonra uluslararası görünürlük elde ediyor; görünürlük turizmi artırıyor, artan turizm ise emlak piyasasını dönüştürüyor, yaşam maliyetlerini yükseltiyor, kısa dönem kiralamaları yaygınlaştırıyor ve yerel nüfusun yavaş yavaş bölgeden çekilmesine neden oluyor. Sonuçta tarihî yapılar ayakta kalırken, onları anlamlı kılan gündelik yaşam giderek ortadan kayboluyor.
Bu durum literatürde "müzeleştirme" olarak tanımlanıyor. Yaşayan kentler ve mahalleler zamanla ziyaret edilen, fotoğraflanan ve tüketilen sergi mekânlarına dönüşüyor. Korunan şey artık yaşayan bir topluluk değil, estetik olarak muhafaza edilmiş bir görüntü oluyor.
Bence sorunun temelinde ise mekânın nasıl kavrandığı yatıyor.
Mekân yalnızca taş, ahşap, sokak veya bina değildir. Mekân, toplumsal ilişkilerin ürünüdür. İnsanların üretim biçimleri, komşuluk ilişkileri, gündelik pratikleri, ekonomik faaliyetleri ve kolektif hafızaları bir araya gelerek mekânı üretir. Bu nedenle aynı fiziksel çevre korunmuş olsa bile, onu üreten toplumsal ilişkiler ortadan kalktığında aslında bambaşka bir mekânsal gerçeklik ortaya çıkar. Mekanı anlamak için insanı anlamak gerekir; mekanının ritmi insanın ritmiyle bir atar.
Bugün birçok tarihî kentte yaşanan tam da budur. Yapılar korunurken yaşam biçimleri kaybolmaktadır; mekanla insan arasına mesafe konmaktadır.
Bu nedenle koruma politikalarının başarısını yalnızca restorasyon projeleriyle veya fiziksel bütünlüğün korunmasıyla ölçmek yeterli değildir. Asıl soru şudur: O kentte insanlar yaşamaya devam edebiliyor mu? Gençler orada kalabiliyor mu? Yerel üretim sürdürülebiliyor mu? Mahalle kültürü varlığını koruyabiliyor mu?
Eğer bu soruların cevabı olumsuzsa, fiziksel koruma tek başına yeterli olamaz.
Bu noktada UNESCO'nun son yıllarda ziyaretçi yönetimi ve sürdürülebilir turizm konularına daha fazla önem vermesi önemli bir gelişmedir. Ancak görünen o ki sorun yalnızca ziyaretçi sayısını yönetmek değildir. Asıl mesele, miras yönetiminin toplumsal boyutunu da koruma politikalarının ayrılmaz bir parçası hâline getirebilmektir. Bu durumu sosyal bilimlerde mekansal dönüş açısından değerlendirmek gerekir; UNESCO bunu düşünmelidir.
Koruma anlayışımızı yeniden tasarlamalıyız. Korunması gereken yalnızca tarihî yapılar değil; o yapıların içinde yaşamaya devam eden insanlar, onların gündelik hayatları, üretim ilişkileri, sosyal ağları ve kolektif hafızalarıdır.
Bir yerin gerçek mirası yalnızca duvarlarında değil, o duvarların arasında sürdürülen yaşamda saklıdır.
Not: Bu değerlendirme, Bailey Berg'in BBC Travel'da 12 Haziran 2026 tarihinde yayımlanan "The Sites Fighting to Be Removed from UNESCO" başlıklı makalesinden hareketle kaleme alınmıştır.
Robert Guédiguian’ın And the Party Goes On filmi, 5 Kasım 2018’de Marsilya’nın* Noailles semtinde yaşanan iki binanın çöküşü sonucu sekiz kişinin ölümüyle yaşanan trajediyi, sadece yerel bir felaket olarak değil, neoliberal kent politikalarının insani sonuçlarını görünür kılan bir toplumsal yara olarak ele alır. Film, kentsel mekânın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatıyor. Homeros’un büstünün yer aldığı meydanda mahalle sakinlerinin bir araya gelerek metin okumaları, sinematografik olarak bir kamusal yas ve tanıklık ritüeli oluştururken günümüz Kentsel Toplumsal Hareketlerine de bir katkı niteliğinde. Bu sahne, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kavramını çağrıştıracak biçimde, kentte var olma ve söz söyleme hakkının geri kazanılmasını temsil etmektedir. Homeros’un büstü burada sembolik bir figürdür: Antik destanların kahramanlarını yücelten bir kültürün, günümüzün yoksul kent sakinlerini de destansı bir direniş öznesi hâline getirme çabası h...
Yorumlar
Yorum Gönder