En son ne zaman bir ağaca “teşekkür ederim” dediniz? Belki de bunu daha sık yapmalıyız. Çünkü onlara, farkında olsak da olmasak da, her şeyimizi borçluyuz: Soluduğumuz havayı, bastığımız toprağı, hatta hiç akla gelmeyen ayrıntıları… Parmak izlerimizin kıvrımlarını, bedenimizin duruşunu ve belki de rüyalarımızı bile onlara…
Britanyalı ağaç bilimi danışmanı Harriet Rix, yeni kitabında ağaçları doğanın büyüleyici bir gücü olarak sunuyor; zamanla “dünyayı büyük bir güzellik ve olağanüstü çeşitlilikle dokunmuş” bir yer haline getiren bir güç olarak. Peki ağaçlar bunu nasıl başardı? Ve gerçekten “deha”ya sahip oldukları söylenebilir mi?
Eğer hayatın yüz milyonlarca yıl önce denizden karaya çıkışını hayal edecek olursak, gözümüzün önünde muhtemelen Geç Devoniyen döneminde sığlıklardan kendini dışarı atan, insan boyunda, gevşek yüzgeçli bir balık olan Tiktaalik canlanır. Oysa asıl evrimsel “eureka” anı, belki de çok daha öncesinde, şanslı bir yeşil algin Kambriyen kıyısına vurup ölümcül UV ışığı altında hayatta kalmayı başardığı anda yaşandı.
“Bitkilerin hayatta kalmayı ve UV ışığını kullanmayı öğrenmesi bir şimşek çakmasıydı,” diyor Rix. Bu, “kökünden dalına bambaşka bir yerde, kuru toprakta yepyeni bir kimyanın doğmasına izin verdi… Şimdilik denizde kalan yırtıcılardan uzakta, bu fotosentez yapan hücreler ağaçların olağanüstü karmaşıklığına uzanan bir yola girdi.”
Kozmik hızlı çekimde izlediğinizde, “kıtalara çarpışan lastik ördekler gibi” birbirine yaklaşan ve ayrılan garip, hızlanmış bir dünyada ağaçlar neredeyse tanrısal görünür. Biyokimyasal ustalıklarıyla, taşlı ve fırtınalarla hırpalanmış bir ıssızlığı yaşamın yeşerdiği bir cennete dönüştürdüler. Çorak kayaları toprağa çevirdiler, sel sularını nehirlere yönlendirdiler, atmosfere oksijen pompaladılar, çölleri yeşerttiler.
Ağaçlar, elementleri tek tek; suyu, havayı, ateşi, toprağı kontrol etmeyi öğrendi. Sadece bunlarla da kalmadı; mantarları, bitkileri, hayvanları, hatta insanları bile kendi “ağaçsal” gündemlerine göre şekillendirdiler. Rix, bu karmaşık biyokimya ve evrim tarihini, La Gomera’nın bulut ormanlarından Belucistan’ın ardıçlarına uzanan yolculuklarının zengin betimlemeleriyle harmanlıyor. O, hem cesur hem bilgeliği derin bir rehber.
Başlıktaki çağrışımına rağmen, bu kitap ağaç bilinci ya da zekâsı üzerine uzun uzun durmuyor. “Ağaçların duyguları var mı?” sorusu hiç açılmıyor. Rix, Suzanne Simard’ın – ağaçların yeraltındaki miselyum ağları aracılığıyla kaynak paylaştığını ortaya koyan ve “wood wide web” kavramının doğmasına yol açan – erken dönem araştırmalarını “güzel bir saha bilimi” ve “son derece etkileyici” olarak nitelese de, sonradan ortaya çıkan, ağaçların “konuştuğu”, “sevdiği” ya da birbirlerine “annelik ettiği” iddialarına mesafeli. “Ormanın devlerine besleyen memeli bir yüz kondurmak, binlerce yıl yaşayabilen bir organizmanın karmaşıklığına yapılmış büyük bir ihanettir,” diyor. “Methuselah’ın [efsanevi bir kıbrıs çamı] 5.000 yıl boyunca hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi düşündüğünüzde, şekerlerin nazikçe değiş tokuşu üzerine kurulu basit hikâyeler hayret verici derecede sığ kalır.”
Peki, nedir ağaçların dehası? Rix’e göre bu, yaşamın sürekli değişen bilmecesine geliştirdikleri zarif çözümlerde saklı. Bu dehayı, bulut tohumlamak, yağmur çağırmak ve kendi yaşam alanlarını genişletmek için yaydıkları zengin terpen kokusunda duyabilirsiniz. Tatlı meyvelerinde tadabilirsiniz; hayvanlara istediklerini yaptıran ve belki de atalarımız olan primatların beynini geliştiren o tatlarda. Bu, bizim de gelişmemizi besleyen, sınırsız bir üretken deha.
Çevik ellerimiz – ve parmak izlerimiz – dallara tutunmak için evrimleşti. Rüyalarımız, onların güvenli ve kokulu tepelerinde kurduğumuz yuvalarda doğdu. Bu yüzden, Rix’e göre, ahşap kokusunu huzur verici buluyoruz ve kitap sayfalarının arasına burnumuzu gömmeyi seviyoruz. Bütün bunların karşısında “deha” kelimesi bile yetersiz kalıyor.
*https://www.theguardian.com/books/2025/aug/08/the-genius-of-trees-by-harriet-rix-review-how-trees-rule-the-world linkinde yer alan yazının çevirisi.
Soylulaştırma, varlıklı kesimlerin göçü ve yatırımına bağlı olarak bir yerin ekonomik, sosyal ve kültürel olarak dönüşmesidir. Sadece sonuçla ilgilenenler için olumlu bir şeydir çünkü çöküntü bölgelerinin yeniden imarı ve işlevlendirilmesi olarak görülür. Halbuki bu süreçte yerel halk yüksek kira ve yaşam maliyetiyle yerinden edilir; mahallenin karakteri değişir, sosyal yapılar çözülür. Kentte yaşayanların yerinden edilmesi, toplumsal ve kültürel erozyonu da beraberinde getirir. Fransız filozof Henri Lefebvre, Le Droit à la Ville (1968) eserinde “şehir hakkı”nı, piyasa güçlerine değil; kamusal, demokratik ve kolektif kullanım esasına göre şekillendirme hakkı olarak tanımlar . Özünde: şehir hakkı, kentin yalnızca metalaşmış ticarî alan değil, insanlar tarafından yaşanabilen, dönüştürülebilir bir mekân olması gerektiğini savunur; kullanım değeri, değişim değerinden önemlidir. Kentliye sadece yaşayan değil, kentine müdahale edebilen, onu yeniden üretebilen aktif bir özne olarak bakar. (...
Yorumlar
Yorum Gönder