Ana içeriğe atla

Bir Bakanlık Kurulmuştur!

 



“Turizm ve Tanıtma Bakanlığı adı ile bir bakanlık kurulmuştur.”

Bu cümle, 12 Temmuz 1963 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Kanununun 1. Maddesidir. Tam 60 yıl önce, turizmi verimli bir sektör haline getirmek için turizme elverişli bütün imkânları değerlendirecek, yurdu ve ulusunu tanıtmaya yarayacak hizmetleri görecek bir bakanlık kurulmuştur.

Bu kanunda dikkati çeken ilk husus, sade, anlaşılır ve konuya tam odaklı olmasıdır. Ülkenin turizmle ilgili amaçlarını gerçekleştirmesine yardımcı olacak, yeni bir sektörün kuruluşuna öncülük edecek İdare Hukuku sistemimizde yer alan tipik kamu yönetimi unsuru.

Turizm yönetiminin en önemli özelliği olan “iş birliği”ne o yıllarda vurgu yapılmış olması da bu kanunu yılların ötesine taşıyor. Turizm Danışma Kurulu’nun varlığı ve yerel yönetimin önemini kavrayarak İl ve İlçe Komiteleri’nin getirilmesi turizmi yıllar sonra odağına almış gelişmiş bir ülke olan Japonya’nın bile 2008 yılında başlatmış olduğu turizmde yapılanma ve yeni bir turizm destinasyonu; Japonya örneğinde de görüldüğü gibi başlangıç için çok doğru adımlar olarak yorumlanabilir. Neticede, 60 yıl sonra, 50 milyon turist kabul eden ve covid-19 öncesinde milli gelirimize 78.2 milyar dolar katkı sağlayan bir turizm sektörüne sahibiz.

Türkiye, turizm endüstrisine giriş yapma kararını 1950’lerin başında vermiş ve bu yönde iradesini ortaya koymuştur. Stratejik bir değerlendirmenin sonucunda, o günkü şartlarda, talebin şekillendirdiği bir kararla kitle turizmine ilişkin politikalar oluşturuldu. 70’li yıllar bu konuda önemli adımların atıldığı yıllardır. Bu nedenle, 1950-1983 dönemini “Turizme hazırlık yılları” olarak adlandırmak yanlış bir nitelendirme olmaz. Turizm ve Tanıtma Bakanlığının (1963) kuruluşu da bu sürecin önemli yapı taşlarından biri olmuştur. Dünya’da da benzer akım ve süreçler izlenmekteydi. Savaş sonrası teknolojik gelişmeler, hızlı üretim ve refah yılları ile birlikte gelişen bir turizm endüstrisi ve bu endüstriden pay almak isteyen ülkelerin de öncelikle sadece turizmden sorumlu bir bakanlık oluşumuna gittiklerini görüyoruz. Ta ki 70’lerin ortaları ve 80’lerle beraber gündeme gelen çevre sorunları ve turizmin negatif dışsallıklarının da görülmeye başlanmasıyla birlikte turizmin çevresel ve kültürel değerlere karşı sorumlu ve uyumlu bir şekilde gelişmesinin yolu olarak bir takım iş birlikleri ve sorumluluklar gündeme gelir ve bunlardan en önemlisi de kültürle yapılanıdır. Bu iş birliği yönetimsel anlamda da Kültür ve Turizm Bakanlıklarının kurulmasına yol açmış ve ülkemiz de bunu başlangıç yıllarında denemiş ancak ilk deneme çok uzun süreli olmamıştır. Günümüzde ise turizm yönetimleri iş birliklerine daha açıktır.

Ülkemiz açısından “Turizmin inşa dönemi”ni 1982 tarihli Turizmi Teşvik Kanunu ile başlatabiliriz. Stratejik bir kararın ardından ilgili kamu ve sivil sektör kuruluşlarını oluşturarak 30 yıllık bir hazırlık dönemi sonrasında 1983 yılı ile birlikte hızlı bir inşa dönemine girildiği görülmektedir. Bu süreci de iki döneme ayırmakta yarar var; 1983-2003 ve 2003-2023 dönemleri. İlk yirmi yıllık dönem teşvik kanunun verdiği olanaklar ve ülkece odaklanmanın sayesinde, Türkiye’nin bulunduğu bölgede güçlü bir turizm potansiyelini işlemeye başladığının işaretlerini vermiştir. Bu arada her şeyin düzgünce ilerlediğini söylemek de tabii ki güç çünkü turizmin gelişimi boyunca, bugün de dâhil olmak üzere, çeşitli sebeplerden kaynaklı krizler bu süreçleri olumsuz etkilemiştir. Turizm tarihimiz adeta krizlerle şekillenmiş ve gerekli yapısal değişim zamanlarının ötelenmesine sebep olmuştur. Yaygın bir anlayışın tersine; krizlerin dönüşüm enerjisini değerlendiremedik. Türk turizminin emtiaya bağlılığı büyük oranda devam etmektedir; kitle turizminin yanına güçlü alternatifler üretebilmiş değiliz. Bu nedenle fiyat rekabetini hep ön planda tutarak markalar üretme konusunda da istenen seviyeye ulaşamadık. Güçlü bir iç turizm kültürü oluşturamadık. Kısacası, geçen yıllara “kırılganlık” damgasını vurmuştur. Her şeye rağmen ülkenin büyük potansiyeli ve sektörün becerileriyle beraber kamuyla olan iş birliği De Fakto bir süreci yönetmeyi başarmıştır.

İkinci yirmi yıllık dönem ise Kültür ve Turizm Bakanlıklarının tek bakanlık çatısında birleştiği bir süreci temsil etmektedir. Her ne kadar iki sektörden de zaman zaman eleştiriler gelse de geçen yirmi yıl iki alanın iş birliklerini artırdığı bir dönem olmuştur. Bu durumda; kültür, turizmin popülaritesinden faydalanırken turizm de kültürün potansiyelini kullanmıştır. Kültüre çok büyük kaynak aktarımı olduğunu söylemek mümkün değil ancak bu dönemi kültürel mirasa ve kültür endüstrilerine olan ilginin arttığı bir dönem olarak nitelendirmek de yanlış olmaz. Bu süreci çok daha detaylı değerlendirmek ise bundan sonraki atılacak adımların doğru şekilde ilerlemesine katkı verir. Bu iş birliğindeki aşırılığımız ise turizmin ticari kaygılarını öne çıkarıp kültürel miras üzerinde yaratılan baskı olabilir.  İki alan literatürde birbirine zıt alanlar gibi algılansa da iş birliğinin temeli sürdürülebilirlik, kültürel mirasa saygı ve sorumluluk kavramları ile oluşturulduğunda çok verimli sonuçlara ulaşılmaktadır. Nitekim UNWTO ve UNESCO kültür ve turizm birlikteliğini nitelendirirken “sinerji” kelimesinden bir adım daha öteye giderek “simbiyotik” olarak vurgulamıştır; ortak yaşam. Bu, aslında bize söz konusu alanlarda daha fazla iş birliği, bağlantı ve network’ü işaret ediyor. Hatta bu iş birliğine, çevre, tarım, spor, teknoloji, sağlık gibi alanları da katmak artık bir zorunluluk halini aldı. Dolayısıyla turizmin yönetiminde de iş birliklerini artırmalı ve multi disipliner bakış açısına işlerlik kazandırmalıyız.

Bütün bu süreç, 60 yıllık tecrübemiz, bize özgü bir başarının örneği gibidir. Söz konusu zaman dilimi bir ülkenin az gelişmişlikten gelişmiş bir ülke olmasını sağlamaya yeterlidir. Dünyada bunun öne çıkan örnekleri mevcuttur. Aynı şekilde, turizm endüstrisinin de yapısını değiştirip daha verimli, insanını, ziyaretçisini ve çalışanını birlikte mutlu eden bir yapıya kavuşmasını sağlayacak tecrübenin birikmesine olanak verebilir. Dünyada bunun da örnekleri mevcut.

Sonuç olarak; Türkiye turizm alanında büyük bir tecrübe biriktirmiştir. Bu tecrübenin bir yanı sektör ise diğer bir yanı da kamu örgütlenmesidir. Sektörün geleceğini daha iyi inşa edebilmek için iş birliği alanını genişletecek kurumlar tasarlanabilir.

Çağımızın teknolojik gelişmelerini Endüstri 4.0 olarak nitelendiriyoruz. Bunun turizmdeki yansıması ise Turizm 4.0'dır; statik web1 dönemi ve etkileşime açık web 2 dönemi geride kaldı. Bireyin tercihlerinin ve katılımının şekillendirdiği web3 dönemini ve bunun turizmde yaratmış olduğu "kırılmayı" iyi tahlil etmeliyiz. Seyahat arzusu her zaman olacaktır ancak endüstri tarafında bunu yönetme meselesi ise zamana ayak uydurmak zorundadır.

Karar vereceğiz; daha iyi bir turizm endüstrisini nasıl tasarlarız?* Turizmde ilk kuşak misyonunu fazlasıyla yerine getirmiş ve önemli bir vizyon geliştirmiştir. Bundan sonrası için ise turizm vizyonumuzu dünyanın önde gelen bir turizm destinasyonu olarak tasarlamak; ülkemizin ve insanımızın refah ve iyiliğine katkıyı en üst seviyeye çıkarmaktır.

Nice 60 yıllara…


*www.turizm2030.org

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turizm soylulaştırması ve “Kimin şehri?" Sorusu.

Soylulaştırma, varlıklı kesimlerin göçü ve yatırımına bağlı olarak bir yerin ekonomik, sosyal ve kültürel olarak dönüşmesidir. Sadece sonuçla ilgilenenler için olumlu bir şeydir çünkü çöküntü bölgelerinin yeniden imarı ve işlevlendirilmesi olarak görülür. Halbuki bu süreçte yerel halk yüksek kira ve yaşam maliyetiyle yerinden edilir; mahallenin karakteri değişir, sosyal yapılar çözülür. Kentte yaşayanların yerinden edilmesi, toplumsal ve kültürel erozyonu da beraberinde getirir. Fransız filozof Henri Lefebvre, Le Droit à la Ville (1968) eserinde “şehir hakkı”nı, piyasa güçlerine değil; kamusal, demokratik ve kolektif kullanım esasına göre şekillendirme hakkı olarak tanımlar . Özünde: şehir hakkı, kentin yalnızca metalaşmış ticarî alan değil, insanlar tarafından yaşanabilen, dönüştürülebilir bir mekân olması gerektiğini savunur; kullanım değeri, değişim değerinden önemlidir. Kentliye sadece yaşayan değil, kentine müdahale edebilen, onu yeniden üretebilen aktif bir özne olarak bakar. (...

Değişime ne kadar hazırız? (Küreselleşmenin tersine dönmesi)

Dünya, Amerikan Başkanının politikaları ile oldukça meşgulken zihinlerdeki soru ise; yeni bir sistem mi geliyor?.. Artık anlamış bulunuyoruz ki, “küreselleşme” egemen düzenin kendisi için kurduğu ve dünyaya hakim kıldığı bir araçtı ve şimdilerde yaratıcısı tarafından yok edilmeye çalışılıyor, tıpkı Dr. Jekyll ve Bay Hyde arasındaki ilişki gibi…Ancak Çin küreselleşmenin “yaramaz çocuğu” çıktı ve oyunu bozdu. Şimdi ise, düzenin egemenleri küreselleşmeyi tersine döndürmeye uğraşıyorlar… Elbette şu an tartıştığımız sistemin popüler çıktılarından biri de bu yazının konusunu oluşturan turizm endüstrisidir. Amacımız bir sendrom olarak turizmi tartışmak değil ancak ne olduğu ve bundan sonra ne olacağı konusunda konuşmanın, en azından, belirtilerini yaşadığımız değişimi anlamaya çalışmak bakımından yararlı olacağını düşündüm. Küreselleşme, 80 sonrasına damgasını vuran ekonomik, kültürel ve sosyal dönüşümlerin temel itici gücü olarak turizm sektörünü de derinden etkilemiş, -şekillendirmiştir. U...

Asıl Şimdi Güvenli Turizm Koridorları!..

  Malum, Koronavirüs yaklaşık bir yıldır hayatımızda. Geçtiğimiz yıl burada salgının turizme etkileri ile ilgili birçok yazıda yorumlar yapmış, hatta projeler sunmuştum. Turizm sektörü ile ilgili herkesin de benzer çabaları oldu. Bahsettiğim projelerden biri de geçtiğimiz Nisan ayında düşündüğüm ve Ağustos’ta bu platformda yazdığım “Güvenli Turizm Koridorları” ile ilgili (Pier to Pier Project for Safe Tourism) idi. O zamanlar birçok ülke benzer projeler geliştirdi ve uyguladı. Kimi nispeten başarılı oldu, kimi de başlamadan bitti. Ancak böyle projeler geliştirirken ülkelerin özgün durumlarını mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bizim de kendi kurallarına göre işleyen bir turizm endüstrimiz var. Birkaç destinasyona yoğunlaşmış dar alanda yüksek turist rakamlarına dayalı bir sektörel yapıya sahibiz. Salgın şartlarında turizm faaliyetlerini sürdürürken bu yapının bazı avantajlarını da yaşadık. Örneğin geçtiğimiz yaz 4 destinasyonumuzun turist trafiğine açılabilmesi otellerimiz...